Yanlış tanıtılmaya çalışılan bir dahi: Bediüzzaman Said Nursî Prof. Dr. Ahmet Akgündüz

Yanlış tanıtılmaya çalışılan bir dahi: Bediüzzaman Said Nursî Prof. Dr. Ahmet Akgündüz

1876 yılında Bitlis’in Hizan kazası­nın Nurs köyünde dünyaya gelen, 23 Mart 1960 tarihinde Urfa’da dar-ı bekâya intikal eden Bediüzzaman gibi 80 sene dolu dolu bir hayat yaşamış bir dahi ve müceddid hakkında, bize verilen kısa bir zaman içerisinde doyurucu bir şeyler söylememizi bizden beklememelisiniz. Ancak “bir şey tamamiyle elde edilmese de, tamamiyle de terk edilmemeli” kaidesince, denizden bir katre mesabesinde bazı haki­katleri burada ifade etek istiyorum. Söyleyeceklerimizi ana başlıkla­rıyla özetleyeceğiz:

Cumhuriyet Nesli Bediüzzaman’ı Yanlış Tanıyor

Tarih bize gösteriyor ki, başta peygamberler ve onların gerçek mirasçıları olan din adamları olmak üzere, insanlık âlemi, büyük insanların kıymetlerini zamanında tam takdir edememişlerdir. Sonradan ise, bu takdir edememenin ceza­sını, hem muasırı olan insanlar ve hem de onların nesilleri çekmişlerdir. Hemen hemen bütün peygamberler, bu fikri­mize müşahhas birer misal olarak verilebileceği gibi, İmam-ı Âzam ve Ahmed bin Hanbel gibi İslâm âlimleri de, bu acı hükmü teyid eden canlı misallerdendir.

Tespitlerimize göre, asrında tam anlaşılamayan şahsiyetlerin bu asrımızdaki en güzel misali de, tebliğimizin mevzuunu teşkil eden Bediüzzaman Said Nursî’dir. İslâmî ilimlerdeki dâhiyane vukufu, hususan iman hakikatleri mevzuundaki asrın anla­yışına uygun ve harika izahları ve seksen yıllık istikametle hak üzerinde devam eden Allah, din ve millet-i İslâmiye uğrundaki gayret ve mücahedeleri bütün İslâm âleminde duyulduğu ve takdir edildiği halde, hâlâ kendi ülkesinde yanlış tanınan veya tanıtılmak istenen bir şahsiyet var; o da Bediüzzaman’dır.

Bu yüz karası hale, Türk ilim adamının ve münevver Türk araştırmacılarının çok kısa bir zamanda son vermeleri gerekmektedir; aksi takdirde tarih, gözünü kapa­yıp gündüzü kendisine gece yapanları çok kötü yargılaya­caktır.

Cumhuriyet nesli, Bediüzzaman’ı yanlış tanımaktadır ve daha doğrusu, senelerdir devletin bütün imkânları ve buka­lemun türünden aydınlar kullanılarak, Bediüzzaman Cum­huriyet nesline kötü tanıtılmaya çalışılmıştır. Onun müca­delesini tanımayan ve eserlerini okuyup talebelerini görme­yen, cahil veya aydın her Cumhuriyet nesli, Bediüzzaman, Said Nursî veya Risale-i Nur kelimelerini duyunca, yapılan telkinler sunucu, Kürtçü, bölücü, gerici ve devlet düşmanı bin insan ve eser hayaline bir nevi mecbur edilmiştir.

İstih­barat teşkilatımızın bu zât ve eserleri ile alakalı raporlarını; silâhlı kuvvetlerimize dağıtılan bölücü faaliyetlerle alakalı bilgilendirici eserlerin konuyla ilgili bölümlerini; 12 Eylül Hareketinden sonra YÖK eliyle bütün üniversitelerimize da­ğıtılan bölücü örgütler kitabının ilgili başlığını ve bunların tesirinde fikrini geliştirmiş ilim adamlarımızın sohbetlerini okur yahut mütalaa ederseniz, Bediüzzaman’ı asla sevemem.

Halbuki nasıl senelerce, dünyaya adalet tevzi eden ecdadı­mızı bize barbar ve kızıl sultanlar diye takdim etmişler, öyle de, İslâm düşmanları şahsiyetinden ve eserlerinden çok korktukları Bediüzzaman ve eserlerini de öyle yanlış ve kötü tanıtmışlardır. Ancak güneşin balçıkla sıvanamayacağı haki­katini unutmuşlardır. Ne acıdır ki, son 10 yıldan önceye ka­dar güvenlik kuvvetlerimiz de bu menfî propagandanın te­siri altında kalmıştır. Vatanı için hayatını ortaya koyan bu büyük dâhiyi, bir vatan haini gibi değerlendirmiştir.

Meseleyi uzatmamak için sadece bu menfî vasıflardan bi­risi üzerinde duracağım. Geriye kalanları da, sizin idrakleri­nize havale ediyorum. Ne zaman Bediüzzaman ve onun eserlerinden bahsetseniz, siz ister Türk olun, ister Arap olun ve isterse de Osmanlı Hanedanından olun, Kürtçü damga­sını yersiniz. Halbuki dünyada Kürtçülük ve Risale-i Nur kadar birbirine zıt iki kelime bulunmadığı gibi, Türkiye’deki bölücü Kürtçü hadiselere karşı, Risale-i Nur’dan daha mü­kemmel bir panzehir asla bulunamaz. Mevzuyu isterseniz biraz açalım ve bazı müşahhas misaller verelim:

Birincisi:

Bir kısım araştırmacılar, Bediüzzaman’ın Cumhuriyetten önceki yıllarda Said-i Kürdî unvanını kullandığını da ileri sürerek, onun doğuda bir Kürt devleti kurmak gayesiyle 1918’de tesis edilen Kürt Teali Cemiyetinin üyesi olduğunu ve bölücü faaliyetlerde bulunduğunu iddia ediyorlar. Bu id­dialarını desteklemek üzere, aynı cemiyetle beraber çalıştı­ğını ileri sürdükleri Kürt Neşr-i Maarif Cemiyeti kurucuları arasında Bediüzzaman’ın da bulunmasını, fevkalade bir de­magoji ile serrişte ediyorlar.[1] Bu iddiaların hiçbir esasa da­yanmadığını yapılacak kısa bir inceleme hemen ortaya koya­caktır.

Evvela: Osmanlı Devleti kavim ve ırk esasına değil, din esasına dayanan bir devletti. Bu sebeple Müslüman olmak şartıyla millet farkı son 20-30 yıl bir tarafa bırakılırsa ehem­miyet arz etmediğinden, Doğudaki bazı bölgelere Kürdistan Eyaleti yahut Bilad-ı Ekrad denilmesi ve orada yetişmiş devlet veya ilim adamlarına da Kürdî lakabının verilmesi, o zâtın tanınması için kullanılan resmî bir ifade tarzıydı. Said-i Kürdî lakabı bu mana ile kullanılmış ve ne zaman ki Cum­huriyet kurulur bu ifade yanlış anlaşılmaya başlanınca, biz­zat Bediüzzaman bunu Said-i Nursî şeklinde değiştirmiştir. Bununla da yetinmeyip eski eserlerindeki Kürdistan veya Bilad-ı Ekrad ifadelerini dahi vilayat-ı şarkiyye şeklinde de­ğiştirdiğini neşredilen eserleri ispat etmektedir.

Saniyen: Kürt Teali Cemiyeti ile Kürt Neşr-i Maarif Cemiyeti ara­sında organik bir bağ yoktur ve maksatları da aynı değildir. Tarık Zafer Tunaya, bu cemiyetin kuruluşunu 1919’­­da de­mişse de, neşrettiği belgenin tarih ve kaynağını kaydetme­miştir. Ancak belgeyi, öylesine işlemiştir ki, mütalaa edenler, Bediüzzaman’ı Kürt Teali Cemiyeti üyesi zannederler.

Hal­buki ikisi arasında hiçbir alaka yoktur. Bedi­üz­za­man, İstan­bul’a ilk defa geldiği 1907’lerden beri, Şarkta bir darülfünun açılmasını müdafaa ettiği zaten bilinmektedir. Hata Sul­tan Reşad’dan bu gaye ile belli bir tahsisatta almıştır.[2] Her ne ka­dar Kürt Neşr-i Maarif Cemiyetinin ne zaman, han­gi gaye­lerle ve hangi kurucularla tesis edildiği de tam belli değilse de, belli olsa ve Bediüzzaman da bu cemiyetin kurucuları arasında bulunsa bile, bunda garipsenecek bir cihet yoktur.[3]

Zira Bediüzzaman, Şarkta maarifin geliştirilmesi ve bir üni­versite açılması için başından beri gayret göstermektedir. Bu cemiyet, Erzurum yahut Bayburt Kültür ve Eğitim Vakfı gi­bidir.

Salisen: Kürt Teali Cemiyetinin reisi olan Seyyid Abdül­kadir’den gelen teklife verdiği şu cevap ise meseleyi kökünden hallet­mektedir:

“Allah-u Zülcelal Hazretleri Kur’ân-ı Ke­rimde, ‘Öyle bir kavim getireceğim ki, onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever’ buyurmuştur. Ben de bu beyan-ı İlahî karşı­sında düşündüm. Bu kavmin, bin yıldan beri âlem-i İslâmın bay­raktarlığını yapan Türk milleti olduğunu anladım. Bu kah­raman millete hizmet yerine ve 450 milyon (o zaman ki İslâm âleminin nüfusu) kardeş bedeline, birkaç akılsız kavmi­yetçi (bir kısım Kürtçü) kimsenin peşinden gitmem.”[4]

İkincisi:

Bediüzzaman ile alakalı yanlış tespit ve yorumlardan biri de, onun Şeyh Said ile karıştırılması veya en azından Şeyh Said isyanına destek vermiş olduğunun yayılmasıdır. Maale­sef, gerçekle uzaktan yakından alakası olmayan bu tespit, güvenlik raporlarına yazıldığı gibi, vatanperver ilim adam­larının zihinlerine de yer etmiş durumdadır. Şeyh Said’in Bediüzzaman gibi bir dâhiyi yanına almak isteyişi doğrudur; ancak bu büyük âlimin mezkûr teklif karşısında takındığı tavır, kasten yanlış aksettirilmiştir. Buyurun Şeyh Said’e olan cevabını beraber okuyalım:

“Türk Milleti, asırlardan beri İslâmiyetin bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiş­tirmiş ve şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslümanız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştırmayınız. Bu şer’an caiz değildir. Kılıç, harici düşmana karşı çekilir. Dahilde kılıç kullanılmaz. Bu za­manda yegâne kurtuluş çaremiz, Kur’ân ve iman hakikatlarıyla tenvir ve irşad etmektir. En büyük düşmanı­mız olan cehaleti izale etmektir, teşebbüsünüzden vazgeçi­niz. Zira akim kalır. Bir kaç cani yüzünden binlerce kadın ve erkekler telef olabilir.”[5]

II. Bediüzzaman, Büyük Bir İslâm Âlimi ve Asrın Mü­ceddididir

Bediüzzaman’ın ilmî şahsiyeti de, İslâm âleminde ve Türkiye dışında bütün dünyada tam olarak takdir edildiği halde, Türkiye’de özellikle ilim adamları çevresinde yete­rince tanınmamıştır. Bunda yapılan menfî propagandaların tesiri büyüktür.

Bir zamanlar, İlâhiyat öğretim üyelerinin Doç. yahut Prof. olabilmeleri için, Bediüzzaman ve onun 6.000 küsur sayfayı bulan Risale-i Nur adlı eserleri aleyhinde konferans yahut makale bulunması şartı arandığını, hadiseyi yaşayan hocalarımız anlatmaktadır. Eserlerinin bir çoğu, başta Arapça, İngilizce, Almanca ve Urduca gibi ona yakın lisana tercüme edilen ve hakkında Avrupa’da ve İslâm âleminde doktora tezleri yapılan bir dâhi hakkında, Türk ilim çevresinin bigane kalması elbette ki üzücüdür.

Bediüzzaman’ın kelâmda müceddid, muasırları arasında mümtaz bir yeri olan müfessir, yüzlerce hadisi, senedleriyle birlikte nakledecek kadar muhaddis ve kısaca akranlarının fevkinde bir İslâm âlimi ve dahi olduğunda, dost ve düş­man­ları ittifak halindedirler.

Gerçekten Bediüzzaman’ın, İs­lâ­mî ilimlerin temelini teşkil eden ve içlerinde “Mirkat” gibi İslâm nazarî hukukuna ait usul-i fıkıh metni; İslâm felsefesi ve kelâm hakkında Adu­duddin tarafından kaleme alınmış müs­tesna bir eser olan “Mevafık”; mantık ilminin özeti de­mek olan “Süllem” ve benzeri 90 çeşit kitabı hafızasına aldığı, bunları ayda bir evrad gibi tekrar ettiği ve Arap dilinin en mükemmel lügati olan “Kamus”u “Sin” harfine kadar keli­mesi kelimesine ezberlediği, çok iyi bilinen ilmi cihetlerin­dendir.

Bu kesbî gayrete bir de Allah’ın ihsanı demek olan muhakeme, zekâ ve vehbi diğer vasıflar eklenince, muasır­ları tarafından “Bedi­üzzaman”, yani zamanının eşsiz bir al­lamesi ünvanıyla vasıflandırılmaması için hiç bir sebep kal­mamıştır.

Bediüzzaman’ı diğer İslâm âlimlerinden en ayırıcı özel­liği, asırlarca İslâm âlimleri arasında ihtilaf vesilesi olmuş ve bir türlü halledilememiş bir kısım itikadî meseleleri, asrımı­zın insanının anlayışına uygun olarak farklı bir metotla izah edebilmesidir. Buna ilim ve san’at asrı olan asrımızdaki bir kısım felsefî meseleleri de eklerseniz, Bediüzzaman gibi bir allameye ve Risale-i Nur gibi bir Kur’ân tefsirine olan ihti­yacı daha iyi takdir edersiniz.

Burada bir tespitimi belirtmek istiyorum. Asrımızın mümtaz âlim ve müfessirlerinden olan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’ân Dili adlı eserini mütalaa et­tim. O büyük allamenin, bütün ilmî vukufuna ve aklî dira­yetine rağmen, 21 meselede son sözü söyleyemediğini ve söylese dahi ancak İslâmî ilimler alanında belli bir merte­beye ulaşmış insanların ona muhatap olabileceğini gördüm. Bu meselelerin, ruhun mahiyeti ve ispatı, kader meselesi, haşrin ispatı, mi’racın cesedle mi, ruhla mı gerçekleştiği me­selesi, Allah’ın ispatı ve benzeri itikada ait meseleler oldu­ğunu sadece hatırlatmakla yetiniyorum.

Halbuki Bediüzzaman, ölümden sonra tekrar dirilmek demek olan haşir meselesini, İbn-i Sina gibi bir dâhinin “Ha­şir aklî metotlarla anlaşılabilecek bir mesele değildir; nasıl nakledildiyse öyle iman ederiz” demesine rağmen, Onuncu Söz adını verdiği eserde öylesine izah ve ispat etmiştir ki, neti­cede, “Bu eserimi idrak ve izanla iyi mütalaa et; eğer haşir meselesini iki kere iki dört eder derecesinde anlamazsan, gel iki parmağını gözüme sok” hükmünü, okuyanın vicdanı te­fessüh etmemek şartıyla, bir tahdis-i nimet olarak ilan et­mektedir.[6]

Eski kelâmcıların ancak büyük âlimleri muhatap alarak müstakil kitaplarda halletmeye çalıştığı; mesela Sa’deddin Teftezani’nin Telvihat başlığı altında 40 küsur sayfada izah edebildiği kader ve cüz’î irade meselesini, 5-10 sayfa içinde ve hem de herkesin anlayabildiği şekilde izah edebilmesi, zikredilmesi gereken mühim yönlerindendir.[7]

Hatta bir za­manlar Pakistan Maarif Nazırlığı yapan Ali Ekber Şah, kader meselesi ile alakalı bir meselesini, 40 sene dolaştığı İslâm âleminde halledemediği halde, Bediüzza­man’la yaptığı 40 dakikalık sohbet neticesinde hallettiğini, Türkiye’den ayrıl­dık­tan sonra uğradığı Mısır’da Cumhuriyet gazetesinde bir makale halinde neşretmiştir.

Özellikle materyalizmin tek hedef haline getirdiği Allah’ı inkâr hareketleri karşısında, asrın idrakine uygun tarzda tevhid, yani Allah’ın varlığı ve birliği hakkındaki Kur’ân âyetlerini fevkalade bir şekilde tefsir etmesi ve vicdanı tefes­süh etmişlerin dışında akıl ve idrak sahibi herkese Allah’ın varlığını ispat etmesi, yine zikredilmesi gereken misaller­dendir. Kâinatın varlığını tabiata ve sebeplere veren zihni­yeti Tabiat Risalesiyle alt-üst eden Bediüzzaman, Otuzuncu Söz ile felsefenin dinsiz kesimini susturmuş; Yirmi İkinci Söz ile de gerçek tevhid inancının esaslarını bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir.

Geçenlerde elime geçen Allah maddesi ile alakalı bir ansiklopedi maddesinde, Bediüzzaman’ın fevkalade izahlarından habersiz gibi görünen bir ilim adamımızın, Al­lah maddesini hicri 5. asırdaki bir mü’mini muhatap kabul ederek kaleme almış olması ve bir üniversite gencinin de, bana göstererek, “Hocam, böyle bir ansiklopedide, Allah inancı asrımızın insanı da göz önüne alınarak yazılamaz mıydı?” diye sorması, Risale-i Nur gibi bir Kur’ân tefsirinden istifade etmemekte direnen ilim adamlarımızın acı hallerini gözlerimin önünde canlandırmıştır. Yeni neslin bigane kal­mama­sını ümit ediyorum.

Siz, misal olarak zikrettiğimiz bu üç meseleye, mi’racın mahiyeti ve ispatını, arş-ı âzam, kâb-ı kavseyn gibi İslâmî ıs­tılahların gerçek ve ma’kul manalarını; Kur’ân’ın mu’cize ol­duğunun ispatını; meleklerin ve ruh âleminin ispatını ve kı­saca asrımızda gündeme gelen yahut itiraz edilen iman ve İslâm hakikatlarına dair her türlü izahı da ekleyebilirsiniz. Ve bu denilenlerin ispatı için 6000 sayfayı bulan Risale-i Nur’u mütalaa edebilirsiniz.

III – Sosyal ve Siyasî Hayata Ait İslâmın Yüce Düsturlarını İzah Etmiştir

Bediüzzaman, sadece nazariyat insanı değil, aynı za­man­da üç devir görmüş, yani mutlakiyet, meşrutiyet ve cumhuriyeti yaşamış bir tatbikat adamıdır. Kendi şahsî ubu­diyetini asla ihmal etmediği gibi, başta Osmanlı Devleti ve daha sonra da Türkiye olmak üzere bütün âlem-i İslâmda ve hatta tüm dünyada meydana gelen siyasi ve sosyal hadise­leri de İslâmın ulvî düsturlarına göre değerlendiren ve tes­pitini İslâma göre yapan nadide bir dâvâ adamıdır. Zaman, hep onu haklı çıkarmış ve aksi fikirde olanları utandırmıştır. Şimdi tespitlerinden bir iki misal verelim:

Birincisi:

Bediüzzaman, sadece Osmanlı devleti ve Türkiye’de de­ğil, bütün âlem-i İslâmda, İslâma hizmet için müsbet hare­keti rnüdafaa eden nadide şahsiyetlerdendir. Ona göre, Tür­kiye dâr-ı İslâmdır ve İslâm diyarı olan bir beldede, imana ve İslâma hizmet, ancak müsbet hareketle ve dahilî emniyet ve asayişi asla zedelemeden, bilakis teyid etmekle mümkün­dür. Son mektubundaki şu ifadeler, gerçekten enteresandır. (Özetle şöyle diyor):

“Bizim vazifemiz, müsbet hareket et­mektir. Menfî hareket değildir. Allah rızasını düşünerek sırf iman hizmetini yapmaktır. Allah’ın vazifesine karışmamak­tır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hiz­meti içinde, her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükelle­fiz.

“Mesleğimizde kuvvet var, fakat bu kuvvet, asayişi muha­faza etmek içindir. Kur’ân’ın vaaz ettiği bir düstur ile, ‘Bir cani yüzünden, onun kardeşi, hanedanı, çoluk çocuğu mesul olamaz.’ Bunun içindir ki, bütün hayatımda, bütün kuvve­timle asayişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak haricî tecavüze karşı kullanılabilir. Manevî ci­hadın en büyük şartı da, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenab-ı Hakka aittir; biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz. Haricî teca­vüzlere karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk çocuğu ganimet hükmüne geçer. Dahilde ise öyle değildir. Dahildeki hareket, müsbet bir şekilde manevî tahribata karşı manevî ihlas sırrı ile hareket etmektir.”[8]

Bediüzzaman’ı pasiflikle suçlayanlar, netice itibariyle onu takdir etmek mecburiyetinde kalmışlardır. 28 sene hapisha­neden hapishaneye sürüldüğü ve defalarca merkezden gö­revli hakimler tarafından haksız ithamlarla yargılandığı halde, bırakınız devlete karşı cephe almayı, kendisini asılsız iddialarla idam talebiyle yargılayan savcıya beddua dahi etmemiştir.

Bilindiği gibi iki çeşit hareket vardır. Birincisi, rüzgârın hareketine benzer, gürültüsü-patırtısı çoktur, ancak müsbet ve faydalı bir neticesi yoktur. İkincisi ise, güneşin hareketidir ve sessiz sadasız gelir ise de, meyveleri ve fay­daları nihayetsizdir. İşte Bediüzzaman manevî bir güneş olan İslâmiyeti temsil ettiğinden ikinci tarz hareketi tercih etmiştir. Elini kelepçelemeye gelen güvenlik görevlisine dahi, kelepçede san’­at var deyip ona iman dersi vermeye ça­lışmıştır. Neticeleri bugün ortadadır. Zira imanın karşısında küfrün beli kırılmıştır.

İkincisi:

Bediüzzaman, Müslüman fertler ve cemaatler arasında birlik ve beraberliği sağlamak için ihlas ve uhuvvet düstur­ları adı altında bütün cihanı birbirine bağlayacak İslâmın ulvî düsturlarını fevkalade maharetle izah etmiştir. Ehl-i imanın çeşitli cemaatler halinde olmasını, bir ordudaki farklı bölük ve taburlara yahut bir çarşıdaki çeşitli mağazalara ve­yahut da Kur’ân bahçesinde dikilmiş farklı güllere ve meyve ağaçlarına benzeten Bediüzzaman, bu kardeşlik halinin mu­hafazası için hayatı boyunca gayret göstermiştir. 80 yıllık bir uzun ömür boyunca asla taviz vermediği bu düsturlardan bazılarını size de hatırlatmak istiyorum:

İkisi de Müslüman ve ikisi de hak yolda olan ve hatta veliyyullah olduğu bilinen iki ehl-i imanın nasıl birbirine düştüklerini izah için, şu hakikatı hatırlatmıştır:

“Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez’ düsturunun sırrıyla, ehl-i velayet, gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir veli dahi, hasmının hakiki halini bilmedikleri için, haksız olarak mübareze etmesini, Cennetle müjdelenen Aşere-i Mü­beşşere denilen sahabenin arasındaki muharebe gösteri­yor. Demek iki veli, iki ehl-i hakikat, birbirini inkâr etmekle makamlarından sukut etmezler. Bu sırra binaen, ‘Öf­kele­rini yutanlar ve insanlardan sadır olan kusurları affeden­ler’ mealindeki âyette mevcut olan uluvv-i cenab düstu­runa ittiba etmek; avam-ı mü’mininin şeyhlerine karşı hüsn-ü zanlarını kırmamakla imanlarını sarsılmadan muhafaza et­mek; ehl-i imanın haksız itirazlara karşı haklı, fakat zararlı hiddetlerinden kurtarmak ve din düşmanlarının iki hak gru­bun arasındaki husumetten istifade ederek, birinin silâhıyla, itirazıyla ötekini cerhetmek ve ötekinin delilleriyle berikini çürütüp, ikisini de yere vurmak ve çürütmekten şiddetle ka­çınmak icab etmektedir… Kısaca bu asırda ehl-i iman herkes kendini ma’zur biliyor ve ondan niza çıkıyor. Müslümanla­rın niza’­ın­dan da ehl-i hak zarar ediyor ve ehl-i dalalet isti­fade ediyor.”[9]

Uhuvvet düsturları adı altında şunları tespit ediyor:

“Sen mesleğini ve fikirlerini hak bildiğin vakit, ‘Mesleğim haktır veya daha güzeldir’ demeye hakkın var. Fakat, ‘Yalnız hak ve güzel olan benim mesleğimdir’ demeye hakkın yoktur. Her söylediğin hak olsun. Fakat, her hakkı söylemeye se­nin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat, her doğruyu demek doğru değildir.”[10]

IV- İstikbale Ait Tespit ve Görüşlerini Zaman ve Hadiseler Tasdik Etmiştir

Bediüzzaman, sadece bir din âlimi değil, aynı zamanda bir mütefekkir ve dâhidir. Doğrudan doğruya Kur’ân’dan ilham alarak Risale-i Nur adlı eserlerde muhtaçlara sunduğu haki­katler, sadece mazi ve hali değil, istikbali aydınlatmıştır de­nilebilir. 20. asrın İslâmiyet açısından meş’um olan suratı, onun ümidlerini ye’se çevirememiştir. En sıkıntılı günlerde dahi, herkes me’yus iken o ümidini arttırarak devam ettir­miştir.

“Ümitvar olunuz! Şu istikbal inkılabatı içinde en yük­sek gür sada, İslâmın sadası olacaktır” diyerek haykırırken âlem-i İslâmla alakalı hep müjdeli haberler vermiştir. Devle­tin yaptığı hayatî hatalarda ise, acı da olsa, en yüksek ma­kam seviyesinde yetkilileri ikaz etmeyi de bir millî ve dinî görev addetmiştir. İşte bu iki hale birer misal vererek tebli­ğimizi bitirelim:

 Birincisi:

Amerikalı ilmî verilere dayanarak tespitlerde bulunan mütefekkirler ve siyaset adamları dahi Rusya’nın yıkılışına ve komünizmin çöküşüne ihtimal vermezken, Bediüzzaman, komünizmin çökeceğini ve buna dayanan Rusya’nın yıkıla­cağını, 1910’da gittiği Tiflis’te Rus polise söylemiştir:

Tiflis’teki Şeyh San’an tepesine çıkıp çevreyi seyreden Be­diüzzaman’a Rus polisi sorar:

“Niye böyle dikkat ediyorsun?”

Bediüzzaman: “Medresemin planını çiziyorum.” (Hatta talebesi Mustafa Sungur’a, sen medresemin temellerini ata­caksın diye sonradan müjdelemiştir.)

Rus polisi: “Nerelisin?”

Bediüzzaman: “Bitlisliyim.”

Rus polisi: “Bu Tiflis’tir?”

Bediüzzaman: “Bitlis, Tiflis birbirinin kardeşidir.” (Ger­çekten 1990 yılında kardeş şehir ilan edilmiştir.)

Rus polisi: “Ne demek?”

Bediüzzaman: “Asya’da birbiri arkasında üç nur inkişafa başlıyor. Sizde biri biri üstünde üç zulmet inkişafa başlaya­caktır. Şu istibdat perdesi yırtılacak, ben de gelip burada medresemi yapacağım.” (Gerçekten Çarlığın yıkılışı birinci zulmet, komünizmin gelişi ikinci zulmet ve komünizmin çö­küp Rusya’nın yıkılışı da üçüncü zulmetin inkişafıdır.)

Rus polisi: “Heyhat! Şaşarım senin ümidine!”

Bediüzzaman: “Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın de­vamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her ge­cenin bir neharı vardır.”

Rus polisi: “İslâm parça parça olmuş.”

Bediüzzaman: “Tahsile gitmişler. İşte Hindistan, İslâmın kabiliyetli bir veledidir; İngiliz mekteb-i idadisinde çalışıyor (Bilindiği gibi kısa zamanda ve diplomatik yolla istiklaline kavuşmuş ve Pakistan doğmuştur). Mısır, İslâmın zeki bir mahdumudur; İngiliz mekteb-i mülkiyesinden ders alıyor (Bilindiği gibi o zaman işgal altında olan Mısır, İngiliz istila­sından diplomatik yolla kurtulmuştur). Kafkas ve Türkistan, İslâmın iki bahadır oğullarıdır. Rus mekteb-i harbiyesinde talim ediyorlar… (Açıkça bunların istiklalinin az da olsa silâh zoruyla olacağı belirtiliyor.) Yahu şu asilzade evlad, diplo­malarını aldıktan sonra, her biri bir kıt’anın başına geçecek­tir.”[11]

Gerçekten o günler gelmiştir ve yakında Rusya’da bir düzine Müslüman Türk Devleti doğacaktır .

İkincisi:

Doğu ve Güneydoğu meselesinde devlet adamlarına, hem Cumhuriyetin başında, Millet Meclisinde irad ettiği nutkunda ve hem de 1955’te Başbakan Adnan Menderes ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a gönderdiği mektupta, çarenin tarihte aranması gerektiğini ve asırlarca bu bölgeleri Os­manlı devletine bağlayan bağın İslâm kardeşliği olduğunu, Türklerin İslâmın kahraman bayraktarı olmaları sebebiyle diğer Müslüman milletler tarafından hürmet gördüğünü ıs­rarla belirtmiştir. Bir ifadesinde, “Sultan Selime biat etmişim, onun ittihad-ı İslâmdaki fikrini kabul ettim. Zira o, Şark vi­layetlerini ikaz etti, onlar da ona biat ettiler. Şimdiki Şarklı­lar, o zamandaki Şarklılardır”[12] diyerek İdris-i Bitlisî tarafın­dan bütün Doğunun kendi istek ve arzularıyla Osmanlı devletine itaat ettiğini ve bu itaat halinin tam 341 sene isyan­sız devam ettiğini ifadeye çalışmıştır.

II. Meşrutiyet’ten sonra isyan eden bazı Şarktaki aşiret reislerine de, Cemal Kutay’ın ifadesiyle asrımızın İdris-i Bitlisî’si olarak şu tarihi dersi vermiştir: “600 seneden beri tevhid bayrağını umum âleme karşı yücelten bizim şanlı Türk pederlerimize, kuvvet ve ce­saretimizi hediye edelim. Ona bedel, onların akıl ve ma’rifetinden istifade edeceğiz ve asaletimizi de gösterece­ğiz. Elhasıl Türkler bizim aklımız, biz onların kuvvetiyiz; hep beraber bir iyi insan oluruz.”[13]

28.4.1955 tarihli dilekçe­siyle de, sanki bugün Doğuda meydana gelen hadiseleri gö­rürcesine, tedbir alınmazsa ileride devleti çok büyük tehli­kelerin beklediğini ve bu tehlikeleri önlemenin tek çaresinin İslâm kardeşliğine sarılıp asırlarca bu bölge insanlarını Os­manlı ordularında gönüllü bölükler haline getiren ve Os­manlı devletine itaati ibadet telakki ettiren ruhu ihya etmek olduğunu açıkça ihtar etmiştir.[14]

Netice olarak, birbirine benzeyen ağaçları yekdiğerlerin­den ayıran meyveleridir. Yirmi sekiz sene hapis hayatı yaşa­dıktan ve seksen sene dopdolu bir hayat yaşadıktan sonra bundan 30 sene evvel ebediyete intikal eden Bediüzzaman ağacının meyveleri ortadadır. Rahmetli Osman Yüksel’in ta­biriyle, “Şimdi Türkiye’de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin, önünde hürmetle durması lazım gelen bir kuvvet vardır: Said Nursî ve talebeleri.”[15]

 

Bu makale, 16 Mart 1991 yılında İstanbul’da düzenlenen “Vefatının 30. Yılında Bediüzzaman Said Nursî’nin Fikirleri ve İslâm Düşüncesindeki Yeri” konulu 1. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumunda tebliğ olarak sunulmuştur.

nurpenceresi.com

Published in: on May 19, 2007 at 7:47 pm  Leave a Comment  

The URI to TrackBack this entry is: https://nurlarvebiz.wordpress.com/2007/05/19/yanlis-tanitilmaya-calisilan-bir-dahi-bediuzzaman-said-nursi-prof-dr-ahmet-akgunduz/trackback/

RSS feed for comments on this post.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: