Nurani şeylerde bir ile beraber çokluk vardır…

İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanın bir akrabasına, meselâ, okuduğu bir Fatiha-i Şerifeden hasıl olan sevapta istifade etmekte, birle bin müsavidir. Nasıl ki ağızdan çıkan bir lâfzın işitilmesinde, bir cemaatle bir fert bir olur. Çünkü lâtif şeyler matbaa gibidir. Basılan bir kelimeden bin kelime çıkar.

Ve keza, nûrânî şeylerde vahdetle beraber tekessür olduğuna, yani bir nûrânî şeyde bin sevap bulunduğuna bir işarettir.

 

Mesnevi-i Nuriye | Hubâb | 76
Published in: on October 8, 2010 at 5:16 pm  Leave a Comment  

BEDİÜZZAMAN HZ.NİN GÜNLÜK YAPTIĞI MÜNACAAT NELERDİR.HANGİ DUALARA ÖNEM VERİR.KAÇ SAYFA RİSALE OKUR.GÜNDE KAÇ SAYFA KURAN OKUR?

Değerli Kardeşimiz;

Asrımızda iman ve Kur’an vadisinde büyük bir çığır açan, Bediüzzaman Hazretleri, evrad u ezkar insanı olarak da bize güzel bir numune olmuş, büyük bir bahtiyardır. Bediüzzaman’ın evrad u ezkar hayatında iki şey dikkat çeker:

1-Evradda devamlılık:

Her büyük Hak dostu gibi Üstad Bediüzzaman da, Allah Resulü’nün (sas) “Az ama devamlı” olma ve “başladığı ibadeti bırakmama” sünnetlerine azami şekilde ittiba etmiştir. 8,5 sene kadar kaldığı Barla’daki komşuları naklediyorlar: “Üstadı, geceleri, Dershane-i Nuriye’nin önündeki bir mübarek çınar ağacının dalları arasında bulunan kulübecikte, sabahlara kadar tesbihat ile ezkar ile terennüm eder görürdük. Hele bahar ve yaz mevsimlerinde bu muhteşem  ağacın binlerce dalları arasında şevk ve cezbe içinde uçuşan kuşlar arasında Üstadın böyle sabahlara kadar çalışmasını gördükçe, ne zaman uyur, ne zaman kalkar bilemezdik. Kastamonu’nun medar-ı iftiharı olan Mehmed Feyzi Efendi ise şöyle diyor:

“Gecelerde sabaha kadar calib-i dikkat bir hal-i haşine ile ubudiyette bulunurlar. Yaz ve kış bu adetleri tahalluf etmez. Teheccüd ve münacaat ve evradlarını asla terk etmezler. Hatta bir Ramazan’da pek şiddetli hastalıkta altı gün bir şey yemeden savm-ı visal içinde ubudiyetteki mücahedelerini terk etmediler. Komşuları her zaman derler ki: “Biz sizin üstadınızın sekiz sene yaz ve kış geceleri, aynı vakitlerde, sabaha kadar hazin ve muhrik sadasıyla münacaat seslerini dinler ve böyle fasılasız devamlı mücahedesine hayretler içinde kalırdık.” Bediüzzaman’ın yetiştirdikleri insanlar da hep böyle evrad u ezkarla hemdem, teheccüdde berdevam ağzı dualı mana insanları olagelmişlerdir.

Onlardan biri olan Zübeyr Gündüzalp tavsiyelerinde “Evrad u ezkara ihtimam.. azami ihtimam” derken, başka bir yerde, “Evrad, hizmetin lezzetini artırır.” diyerek bir başka hususa işaret etmektedir…

Evrad u ezkarın terk edildiği yerde enaniyetler kabarır, gerilim azalır. Ortada bir sürü his insanı kalır. Ama “kalp insanı asla; ama ruh insanı katiyen”… Evet, maneviyatsız, kuru bir okuma ayrı bir bela ve ayrı bir marazdır.

2- Zikrederken tefekkür etmeli:

Bediüzzaman okuduğu evradı, tefekkürle içine sindire sindire okurdu. Hatta birçok hakikatin kalbine evrad okurken tülu ettiğini eserlerinde görüyoruz. Bu tefekkürlere misal olarak 10. Mektup’ta, Şah-ı Nakşibendi’nin Evrad-ı Kudsiye’sini okurken, Tarihçe-i Hayat’ta geçen bir mektubunda namaz tesbihatını okurken kalbine gelen manalara bakılabilir.

Üstad Bediüzzaman, okuduğu virdlerin çoğunu “üstadlarımdan” dediği  Nakşi-Halidi Şeyhi Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi (ks) Hazretleri’nin tertipetmiş olduğu 3 ciltlik Mecmuatü’l-Ahzab isimli dua kitabından seçmiştir. Zaten kendisi Sungur ağabeyin nakline göre Mecmuatül ahzabı 15 günde bir hatmedermiş ki,bu 6 Kur’an kalınlığında dua demektir. Bediüzzaman, zikir ve tefekküre önem verirken yaptığı zikirler şöyle:

1-Cevşen:

“Kur’an’ın hakiki ve tam bir nevi münacaatı ve Kur’an’dan çıkan bir çeşit hülasası olan Cevşen-i Kebir.” dediği bu duayı Türkiye’de meşhur eden Bediüzzaman Hz. olmuştur. Kendisi de Cevşeni her gün okuyarak hayatının son kırk senesi bu adetini terketmemiştir: Bin hususiyeti bulunan Cevşen-i Kebir dediği Cevşen’in pek çok dünyevi faidesini de hayatında bizzat görmüştür. Mesela Emirdağı’nda bir zehirlenmesi esnasında, “Cevşen-ül Kebir gibi evrad-ı kudsiyelerin feyziyle ölümden muhafaza olunuyorum. Fakat, hastalık, ızdırap çok şiddetlidir.” (Tarihçe-i Hayat-461) derken Emirdağ Lahikası’nda ise, “Düşmanlarımın maddi-manevi zehirlerine karşı gerçi Cevşen ve Evrad-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibend beni ölüm tehlikesinden, belki yirmi defa

kudsiyetleriyle kurtardılar.” demektedir. (Emirdağ, 1/145) Cevşenin “binbir esma-i ilahiyi havi olduğunu her günde 2-3 defa ezberden okurdu.

2- Celcelutiye:

Hz. Ali (kv)’ye dayandırılan, İmam Gazali’nin şerh yazdığı bu duayı da sık sık okurdu. Bediüzzaman Hz.nin Şia kaynaklı rivayetlere eğilerek, aralarından ehl-i beytin tertemiz kanalıyla gelenleri seçmesi ve bizlere tanıtması ittihad-i İslam adına çok manidardır.

3-Hizb-i Masun:

13. Şua’ da gördüğümüze göre, İmam-ı Gazali Hazretleri’nin tertip ettiği bu duayı da okuyordu. Bu dua Fethullah Gülen Hocaefendi’nin tertip ettiği Dua Mecmuası’nda mevcuttur.

4- İmam-ı Şafii’nin bir münacaatı:

Bediüzzaman ‘8-9 senedir duamdır dediği bu münacaat için; “Hatta münacaatın en güzeli ve ciddisi ve en yücesi…olan İmam-ı Şafii’nin meşhur bir münacaatını çok defa okuyordum.” ifadesini kullanır.

5- Abdülkadir Geylani’nin bir münacaatı:

Üstadın düzenlediği Hizb’ül Hakaik-i Nuriye adlı evrad(dua) kitabının sonlarında yer alan bu münacaat da muhteşem bir duadır. Bediüzzaman Hz. bu duanın başında Arabi ibarelerle bir açıklama düşmüştür ki kısa tercümesi şöyledir: “Allah’ım, günahlarım boynumu büktü. Günahlarımın çokluğu ile utanıyorum. Ve gafletimin şiddeti sesimi kıstı. Senin rahmet kapını çalıyorum. Ve mağfiret kapında seyyidim ve senedim Şeyh Abdülkadir Geylani’nin -Senin kapında makbul olan nidasıyla- nida ediyorum.”

6-Evrad-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibend Yine üstadın düzenlemiş olduğu dua kitabında var olan bu dua için

Bediüzzaman: Hz. “Şah-ı Nakşibendi’nin kudsi bir duasıdır ki, Hazret-iPeygamber (sas)’den manevi alemde ders almış.” der

Abdülkadir Badıllı’nın nakline göre Üstad bu evradı da ezbere biliyormuş. (Bkz. Badıllı a.g.e., 791.)

8- Delaili’n-Nur:

Bediüzzaman Hz.nin düzenlediği Delaili’n-Nur, evliyanın büyüklerinin salavatlarını içine alan çok mükemmel bir salavat kitabıdır.

9- Sekine:

Üstad Hazretleri, İmam-ı Gazali’ den aldığı bu duayı kendine daima vird edinerek bütün evradları zamanla değiştiği halde onu hiç bırakmamıştır.

10- Veysel Karani’nin münacaatı:

Tabiinin büyüğü Üveys el Karani’nin bu münacaatı da Bediüzzaman Hz.nin devamlı okuduğu dualardandır.

11-6 ayeti kerime: Ayrıca Hazreti Bediüzzaman akşam namazından sonra devam ettiği ve Lem’alar’ın başında zikrettiği 6 ayet-i kerimeyi 33’er defa okumuş… Akşam-yatsı arasını “çok kıymetdar dua vakti” olduğunu belirterek, hatta bu zamanı değerlendirmeyen talebelerini ikaz etmiştir.. Bunlar Bediüzzamanın okuduğu dua ve evradın tamamı değildir.Biz sadece

bazılarını nakledelim istedik.

Son olarak Bediüzzaman’ın evrad okuyuş şeklini nakledelim.

Talebelerinden öğrendiğimize göre önce Delaili’n-Nur’daki salavatlardan bir kısmını okur; daha sonra ara vererek diğer evradlarını okur; en sonunda yine Delaili’n-Nur’daki salavatlarla tamamlardı. “İki salavat arasında okunan

dua makbuldür.” derdi. Risale olarakta ağabeylerden duyduğumuz kadarıyla 200 sayfa olarak geçer.

Selam ve dua ile…
Sorularla Risale-i Nur Editör

Published in: on February 24, 2009 at 12:41 pm  Leave a Comment  

ALTINCI MEKTUP…

 


-1-
 

 
 

Gayretli kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyar-ı gurbette medar-ı tesellilerim, Madem Cenâb-ı Hak sizleri, fikrime ihsan ettiği mânâlara hissedar etmiştir; elbette hissiyatıma da hissedar olmak hakkınızdır. Sizleri müteessir etmemek için, gurbetimdeki firkatimin ziyade elîm kısmını tayyedip bir kısmını sizlere hikâye edeceğim. Şöyle ki: Şu iki üç aydır pek yalnız kaldım. Bazen on beş yirmi günde bir defa misafir yanımda bulunur. Sair vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne yakındır dağcılar yakınımda yok dağıldılar. İşte gece vakti, şu garibâne dağlarda, sessiz, sadasız, yalnız, ağaçların hazinâne hemhemeleri içinde, kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm.

 

Birincisi: İhtiyarlık sırrıyla, hemen ekseriyet-i mutlaka ile, akran ve ahbabım ve akaribimden yalnız ve garip kaldım. Onlar beni bırakıp âlem-i berzaha gittiklerinden neş’et eden hazin bir gurbeti hissettim.İşte, şu gurbet içinde ayrı diğer bir daire-i gurbet açıldı. O da, geçen bahar gibi alâkadar olduğum ekser mevcudat beni bırakıp gittiklerinden hâsıl olan firkatli bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde bir daire-i gurbet daha açıldı ki, vatanımdan ve akaribimden ayrı düşüp yalnız kaldığımdan tevellüt eden firkatli bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde, gecenin ve dağların garibâne vaziyeti bana rikkatli bir gurbeti daha hissettirdi. Ve şu gurbetten dahi, şu fâni misafirhaneden ebedü’l-âbâd tarafına harekete âmâde olan ruhumu fevkalâde bir gurbette gördüm. Birden, “Fesübhânallah!” dedim, bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır düşündüm. Kalbim feryatla dedi: Yâ Rab, garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem,

Bî-ihtiyarem, el-aman-gûyem, afv-cûyem, meded-hâhem, zidergâhet İlâhî!

Birden, nur-u iman, feyz-i Kur’ân, lütf-u Rahmân imdadıma yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri, beş nuranî ünsiyet dairelerine çevirdiler. Lisanım “hasbünallahü ve nimel-vekil”  söyledi. Kalbim âyetini okudu. Aklım dahi, ıztırabından ve dehşetinden feryat eden nefsime hitaben dedi:

Bırak biçare feryadı, belâdan kıl tevekkül. Zira feryat, belâ ender hata ender belâdır bil.

Belâ vereni buldunsa eğer, safâ ender vefâ ender atâ ender belâdır bil.

Madem öyle, bırak şekvâyı, şükret; çün belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.

Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ ender fenâ ender hebâ ender belâdır bil.

Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçücük bir belâdan, gel tevekkül kıl.

Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.

Hem üstadlarımdan Mevlânâ Celâleddin’in nefsine dediği gibi dedim:

  

O vakit nefsim dahi “Evet, evet. Acz ve tevekkülle, fakr ve iltica ile nur kapısı açılır, zulmetler dağılır. -1- dedi. Meşhur Hikem-i Atâiyenin şu fıkrası,
yani, “Cenâb-ı Hakkı bulan neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden neyi kazanır?”; yani, “Onu bulan herşeyi bulur. Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına belâ bulur” ne derece âli bir hakikat olduğunu gördüm ve   hadisinin sırrını anladım, şükrettim.

İşte, kardeşlerim, karanlıklı bu gurbetler, çendan nur-u imanla nurlandılar; fakat yine bende bir derece hükümlerini icra ettiler ve şöyle bir düşünceyi verdiler: “Madem ben garibim ve gurbetteyim ve gurbete gideceğim. Acaba şu misafirhanedeki vazifem bitmiş midir? Tâ ki sizleri ve Sözleri tevkil etsem ve bütün bütün alâkamı kessem” fikri hatırıma geldi. Onun için sizden sormuştum ki, “Acaba yazılan Sözler kâfi midir, noksanı var mı? Yani vazifem bitmiş midir? Tâ ki rahat-ı kalble kendimi nurlu, zevkli, hakikî bir gurbete atıp, dünyayı unutup, Mevlânâ Celâleddin’in dediği gibi

 
deyip, ulvî bir gurbeti arayabilir miyim?” diye sizi o suallerle tasdî etmiştim.

 

 


Said Nursî

Published in: on September 26, 2008 at 7:29 pm  Leave a Comment  

Otuzüçüncü Söz…Otuzüc Penceredir…

Otuzüçüncü Söz

Otuzüç Penceredir

[Bir cihette Otuzüçüncü Mektub ve bir cihette Otuzüçüncü Söz]

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

سَنُرِيهِمْ اَيَاتِنَا فِى اْلاَفَاقِ وَفِى اَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ اْلحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ

Sual: Şu iki âyet-i câmianın ifade ettiği vücub ve vahdâniyet-i İlâhiyye ve evsaf ve şuûnat-ı Rabbâniyyeye, âlem-i asgar ve ekber olan insan ve kâinatın vech-i delaletlerini, mücmel ve kısa bir Sûrette Beyânlarını isteriz. Çünki münkirler pek ileri gittiler. Ne vakte kadar وَ هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ deyip, elimizi kaldıracağız? diyorlar.        Elcevab: Yazılan bütün otuzüç aded Sözler, o âyetin denizinden ve ifaza ettiği hakikat bahrinden otuzüç katredir. Onlara baksanız, cevabınızı alabilirsiniz. Şimdilik yalnız o denizden bir katrenin reşehatına işaret nev’inden şöyle deriz ki:

sh: » (S: 695)

          Meselâ: Nasılki bir zât-ı mu’ciznümâ, büyük bir saray yapmak istese: Evvelâ temellerini, esâslarını muntâzaman hikmetle vaz’eder ve ilerideki neticelerine ve gayelerine muvafık bir tarzda tertib eder. Sonra menzillere, kısımlara meharetle tefrik ve tafsil ediyor. Sonra o menzilleri tanzim ve tertib ediyor. Sonra nukuşlarla tezyin ediyor. Sonra elektrik lâmbalarıyla tenvir ediyor. Sonra o muhteşem ve müzeyyen sarayda meharetini, ihsanatını tecdid etmek için herbir tabakada yeni yeni icadlar, tebdiller, tahviller yapıyor. Sonra herbir menzilde kendi makamına merbut bir telefon rabtedip birer pencere açarak, herbirinden onun makamı görünür.

Aynen öyle de: وَلِلّهِ اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى Sâni’-i Zülcelâl; Hâkim-i Hakîm, Adl-i Hakem gibi binbir Esmâ-yı kudsiye ile müsemma Fâtır-ı Bîmisâl, şu âlem-i ekber olan kâinat sarayının ve hilkat şeceresinin icadını irade etti. Altı günde o sarayın, o şecerenin esâsâtını desatir-i hikmet ve kavanin-i ilm-i ezelîsi ile vaz’etti. Sonra ulvî ve süflî tabakata ve dallara ayırıp, kaza ve kader desatiri ile tafsil ve tasvir etti. Sonra her mahlukatın her taifesini ve her tabakasını sun’ ve inâyet düsturu ile tanzim etti. Sonra herşeyi, herbir âlemi; ona lâyık bir tarzda, meselâ semâyı yıldızlarla, zemini çiçeklerle tezyin ettiği gibi, süslendirip tezyin etti. Sonra o kavanin-i külliye ve desatir-i umumiye meydanlarında Esmâlarını tecelli ettirip tenvir etti. Sonra bu kanun-u küllînin tazyikinden feryad eden ferdlere Rahman-ı Rahîm isimlerini hususî bir Sûrette imdada yetiştirdi. Demek o küllî ve umumî desatiri içinde hususî ihsanatı, hususî imdadları, hususî cilveleri var ki: Herşey, her vakit, her haceti için ondan istimdad eder, ona bakabilir. Sonra her menzilden, her tabakadan, her âlemden, her taifeden, her ferdden, herşeyden, kendini gösterecek yâni vücudunu ve vahdetini bildirecek pencereler açmış. Her kalb içinde bir telefon bırakmış. Şimdi şu hadsiz pencerelerden elbette haddimizin fevkinde olarak bahse girişmeyeceğiz. Onları ilm-i muhit-i İlahîye havale edip, yalnız âyât-ı Kur’aniyenin lemaâtı olan otuzüç pencereyi Otuzüçüncü Söz’ün Otuzüçüncü Mektubunun namazdan sonraki tesbihatın otuzüç aded-i mübarekine muvafık olmak için otuzüç pencereye icmâlî ve muhtasar bir Sûrette işaret edip, izahını sâir Sözler’e havale ederiz…

sh: » (S: 696)

Birinci Pencere

          Bilmüşahede görüyoruz ki: Bütün eşya, hususan zîhayat olanların pekçok muhtelif hâcâtı ve pekçok mütenevvi metâlibi vardır. O matlabları, o hacetleri, ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden münasib

ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdada yetiştiriliyor. Halbuki o hadsiz maksudların en küçüğüne o muhtaçların kudreti yetişmez, elleri ulaşmaz. Sen kendine bak: Zâhirî ve bâtınî hasselerin ve onların levazımatı gibi elin yetişmediği ne kadar eşyaya muhtaçsın. Bütün zîhayatları kendine kıyas et. İşte bütün onlar, birer birer, vücud-u Vâcib’e şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla, güneşin ziyası güneşi gösterdiği gibi, o hal ve bu keyfiyet, perde-i gayb arkasında bir Vâcib-ül Vücud’u, bir Vâhid-i Ehad’i, hem gâyet Kerim, Rahîm, Mürebbi, Müdebbir ünvanları içinde akla gösterir.

          Şimdi ey münkir-i câhil ve ey fâsık-ı gafil! Bu faaliyet-i hakîmaneyi, basîraneyi, rahîmâneyi ne ile izah edebilirsin? Sağır tabiatla mı, kör kuvvetle mi, sersem tesadüfle mi, âciz câmid esbabla mı izah edebilirsin?…

İkinci Pencere

          Eşya, vücud ve teşahhusatlarında, nihayetsiz imkânat yolları içinde mütereddid, mütehayyir, şekilsiz bir Sûrette iken, birdenbire gâyet muntâzam, hakîmane öyle bir teşahhus vechî veriliyor ki, meselâ:  Her bir insanın yüzünde, bütün ebna-yı cinsinden herbirisine karşı birer alâmet-i fârika, o küçük yüzde bulunduğu ve zâhir ve bâtın duygularıyla Kemâl-i hikmetle teçhiz edildiği cihetle, o yüz gâyet parlak bir sikke-i ehadiyet olduğunu isbat eder. Herbir yüz, yüzer cihetle bir Sâni’-i Hakîm’in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, bütün yüzlerin heyet-i mecmuasıyla izhar ettikleri o sikke, bütün eşyanın Hâlıkına mahsus bir hâtem olduğunu akıl gözüne gösterir.

          Ey münkir! Hiçbir cihetle kabil-i taklid olmayan şu sikkeleri ve mecmuundaki parlak sikke-i Samediyeti hangi tezgâha havale edebilirsin?…

sh: » (S: 697)

Üçüncü Pencere

          Zeminin yüzünde dörtyüzbin muhtelif taifeden (Haşiye) ibaret olan

(Haşiye): Hattâ o taifelerden bir kısım var ki: Bir senedeki efradı, zaman-ı Âdem’den kıyamete kadar vücuda gelen bütün insan efradından ziyadedir. bütün hayvanat ve nebâtat enva’ının ordusu; bilmüşahede ayrı ayrı erzakları, Sûretleri, silâhları, libasları, tâlimatları, terhisatları kemâl-i mizan ve intizâmla hiçbir şey unutulmayarak, hiçbirini şaşırmayarak bir Sûrette tedbir ve terbiye etmek öyle bir sikkedir ki: Hiçbir şübhe kabûl etmez,  güneş gibi parlak bir sikke-i Vâhid-i Ehad’dir. Hadsiz bir kudret ve muhit bir ilim ve nihayetsiz bir hikmet sahibinden başka kimin haddi var ki, o hadsiz derecede hârika olan şu idareye karışsın. Çünki: Şu birbiri içinde girift olan enva’ları, milletleri, umumunu birden idare ve terbiye edemeyen, onlardan birisine karışsa elbette karıştıracak. Halbuki: فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ sırrı ile, hiçbir karışık alâmeti yoktur. Demek ki hiçbir parmak karışamıyor.

Dördüncü Pencere

          İstidad lisanıyla bütün tohumlar tarafından ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla bütün hayvanlar tarafından ve lisan-ı ıztırarî ile bütün muztarlar tarafından edilen duaların makbuliyetidir.

          İşte bu nihayetsiz duaların bilmüşahede kabûl ve icabeti, herbiri vücuba ve vahdete şehadet ve işaret ettikleri gibi, mecmuu büyük bir mikyasta bilbedâhe bir Hâlık-ı Rahîm ve Kerim ve Mücîb’e delâlet eder ve baktırır.

Beşinci Pencere

          Görüyoruz ki: Eşya, hususan zîhayat olanlar, def’î gibi âni bir zamanda vücuda gelir. Halbuki: Def’î ve âni bir surette basit bir maddeden çıkan şeyler, gâyet basit, şekilsiz, san’atsız olması lâzım

sh: » (S: 698)

 gelirken; çok meharete muhtaç bir hüsn-ü san’atta, çok zamânâ muhtaç ihtimamkârane nakışlarla münakkaş, çok âlâta muhtaç acib san’atlarla müzeyyen, çok maddelere muhtaç bir Sûrette halk olunuyorlar. İşte bu def’î ve âni bir Sûrette bu hârika san’at ve güzel heyet, herbiri bir Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdet-i Rubûbiyyetine işaret ettikleri gibi mecmuu gâyet parlak bir tarzda nihayetsiz Kadîr, nihayetsiz Hakîm bir Vâcib-ül Vücud’u gösterir.

          Şimdi, ey sersem münkir! Haydi bunu ne ile izah edersin! Senin gibi sersem, âciz, câhil tabiatla mı! Veyahut hadsiz derece hatâ ederek o Sâni’-i Mukaddes’e «Tabiat» ismini verip onun mu’cizât-ı kudretini, o tesmiye bahanesiyle tabiata isnad edip, bin derece muhali birden irtikâb etmek mi istersin!

Altıncı Pencere

اِنَّ فِى خَلْقِ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِى َتجْرِى فِى الْبَحْرِ ِبمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَا اَنْزَلَ اللّهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ مَاءٍ فَاَحْيَا بِهِ اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ اْلمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاءِ وَاْلاَرْضِ َلآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

          Şu âyet, vücub ve vahdeti gösterdiği gibi, bir ism-i âzamı gösteren gâyet büyük bir penceredir.

          İşte şu âyetin hülâsat-ül hülâsası şudur ki: Kâinatın ulvî ve süflî tabakatındaki bütün âlemler ayrı ayrı lisanla birtek neticeyi, yâni birtek Sâni’-i Hakîm’in Rububiyyetini gösteriyorlar. Şöyle ki: Nasıl, göklerde (hattâ Kozmoğrafyanın îtirafıyla dahi) gayet büyük neticeler için gayet muntâzam hareketler, bir Kadîr-i Zülcelâl’in vücud ve vahdetini ve kemal-i Rububiyyetini gösterir. Öyle de: Zeminde bilmüşahede (hattâ Coğrafyanın şehadetiyle ve ikrarıyla) gayet büyük maslahatlar için mevsimlerdeki gibi gâyet muntâzam tahavvülâtlar dahi, aynı o Kadîr-i Zülcelâlin vücub-u  vahdetini ve ke-

sh: » (S: 699)

mâl-i Rububiyyetini gösterir. Hem nasıl berr’de ve bahr’de kemâl-i rahmet ile rızıkları verilen ve kemâl-i hikmet ile muhtelif şekiller giydirilen ve kemâl-i Rububiyyetle türlü türlü duygularla teçhiz edilen bütün hayvanat, birer birer yine o Kadîr-i Zülcelâl’in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla gâyet geniş bir mikyasta âzamet-i Uluhiyyetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Öyle de: Bağlardaki muntâzam nebâtat ve nebâtatın gösterdikleri müzeyyen çiçekler ve çiçeklerin gösterdikleri mevzun meyveler ve meyvelerin gösterdikleri müzeyyen nakışlar, birer birer yine o Sâni-i Hakîm’in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber külliyetleriyle gâyet şa’şaalı bir sûrette cemâl-i rahmetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Hem nasıl cevv-i semâdaki bulutlardan mühim hikmetler ve gayeler ve lüzumlu faideler ve semereler için tavzif edilen ve gönderilen katreler, katreler adedince yine o Sâni-i Hakîm’in vücubunu ve vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Öyle de: Zemindeki bütün dağların ve dağlar içindeki madenlerin ayrı ayrı hasiyetleriyle beraber ayrı ayrı maslahatlar için ihzâr ve iddiharları, dağ metânetinde bir kuvvetle yine o Sâni-i Hakîm’in vücub ve vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Hem nasıl sahralarda ve dağlardaki küçük küçük tepelerin türlü türlü muntâzam çiçeklerle süslenmeleri, herbiri bir Sâni-i Hakîm’in vücubuna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla haşmet-i Saltanatını ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Öyle de: Bütün otlarda ve ağaçlardaki bütün yaprakların türlü türlü eşkâl-i muntâzamaları ve ayrı ayrı vaziyetleri ve cezbekârane mevzun hareketleri, yapraklar adedince yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Hem nasıl bütün ecsam-ı nâmiyede, büyümek zamanında muntâzaman hareketleri ve türlü türlü âlât ile teçhizleri ve çeşit çeşit meyvelere şuurkârane teveccühleri, herbiri ferden-ferda yine o Sâni-i Hakîm’in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdetine işaret eder. Ve heyet-i mecmuasıyla gâyet büyük bir mikyasta ihâta-i kudretini ve şümûl-ü hikmetini ve cemâl-i san’atını ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Öyle de: Bütün hayvanî cesedlerde kemâl-i hikmetle nefislerini, ruhlarını yerleştirmek, türlü türlü cihazat ile kemâl-i intizâm ile teslih etmek, türlü türlü hizmetlerde kemâl-i hikmetle göndermek, hayvanat adedince belki cihazatları sayısınca yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet ve işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla ga-

sh: » (S: 700)

yet parlak bir Sûrette cemâl-i rahmetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Hem nasıl bütün kalblere, insan ise her nevi ulûm ve hakikatları bildiren, hayvan ise her nevi hacetlerinin tedârikini öğreten bütün ilhamat-ı gaybiyye, bir Rabb-ı Rahîm’in vücudunu ihsas eder ve Rububiyyetine işaret eder. Öyle de: Gözlere kâinat bostanındaki mânevî çiçekleri toplayan şuâât-ı ayniye gibi zâhirî ve bâtınî bütün duyguların, ayrı ayrı âlemlere herbiri birer anahtar olmaları, yine o Sâni-i Hakîm, o Fâtır-ı Alîm, o Hâlık-ı Rahîm, o Rezzak-ı Kerim’in vücub-u vücudunu ve Vahdet ve Ehadiyyetini ve kemâl-i Rububiyyetini güneş gibi gösterir.

          İşte şu yukarıda geçen oniki ayrı ayrı pencerelerden, oniki vecihten bir pencere-i âzam açılıyor ki: Oniki renkli bir ziya-yı hakikat ile Cenâb-ı Hakk’ın Ehadiyyetini ve Vahdâniyyetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir.

          İşte ey bedbaht münkir! Şu daire-i arz kadar, belki medâr-ı senevîsi kadar geniş olan şu pencereyi ne ile kapatabilirsin! Ve güneş gibi parlak olan şu maden-i nuru ne ile söndürebilirsin !ve hangi perde-i gaflette saklayabilirsin!…

Yedinci Pencere

          Şu kâinat yüzünde serpilen masnuatın kemâl-i intizâmları ve kemâl-i mevzuniyetleri ve kemâl-i zînetleri ve icadlarının sühuleti ve birbirine benzemeleri ve birtek fıtrat izhar etmeleri, nasılki, bir Sâni-i Hakîm’in vücub-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve vahdetini gâyet geniş bir mikyasta gösteriyorlar. Öyle de: Câmid ve basit unsurlardan, hadsiz ve ayrı ayrı ve muntâzam mürekkebatın icadı, mürekkebat adedince yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla gâyet parlak bir tarzda kemâl-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi terkibat-ı mevcûdât tâbir edilen terkib ve tahlil hengâmındaki teceddüdde nihayet derecede ihtilat ve karışma içinde nihayet derecede bir imtiyaz ve tefrik ile, meselâ: Topraktaki tohumların ve köklerin çok karışık olduğu halde hiç şaşırmayarak, bir surette sünbüllerini ve vücudlarını temyiz ve tefrik etmek ve ağaçlara giren karışık maddeleri yaprak ve çiçek ve meyvelere tefrik etmek ve hüceyrat-ı bedene karışık bir surette giden gıdaî madde-

sh: » (S: 701)

leri kemâl-i hikmetle ve kemâl-i mizanla ayırıp tefrik etmek, yine o Hakîm-i Mutlak ve o Alîm-i Mutlak ve o Kadîr-i Mutlak’ın vücub-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi; zerreler âlemini hadsiz ve geniş bir tarla hükmüne getirip, her dakikada kemâl-i hikmetle ekip biçip, yeni yeni kâinatlar mahsulâtını ondan almak ve o câmide, âcize, câhile olan zerrata gâyet şuurkârane ve gâyet hakîmane ve muktedirane hadsiz muntâzam vazifeleri gördürmek, yine o Kadîr-i Zülcelâl’in ve o Sâni-i Zülkemâl’in vücub-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve âzamet-i Rububiyyetini ve vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir.

          İşte bu dört yol ile büyük bir pencere mârifetullaha açılır. Ve büyük bir mikyasta bir Sâni-i Hakîm’i akla gösterir.

          Şimdi ey bedbaht gafil! Şu halde Onu görmek ve tanımak istemezsen; aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul…

Sekizinci Pencere

          Nev-i beşerdeki bütün ervah-ı neyyire ashâbı olan Enbiyalar (Aleyhimüsselâm), bâhir ve zâhir mu’cizâtlarına istinad ederek ve bütün kulûb-u münevvere aktabı olan evliyalar, keşf ve kerametlerine itimad ederek ve bütün ukûl-ü nurâniyye erbabı olan asfiyalar, tahkikatlarına istinad ederek, birtek Vâhid-i Ehad, Vâcib-ül Vücud, Hâlık-ı Külli Şey’in vücub-u vücuduna ve vahdetine ve kemâl-i Rububiyyetine şehadetleri, pek büyük ve nurani bir penceredir. Hem her vakit o makam-ı Rububiyyeti göstermektedir.

          Ey bîçâre münkir! Kime güveniyorsun ki, bunları dinlemiyorsun! Veyahut gündüz içinde gözünü kapamakla, dünyayı gece mi oldu zannediyorsun!

Dokuzuncu Pencere

          Kâinattaki ibâdat-ı umumiye, bilbedâhe bir Mâbud-u Mutlak’ı gösteriyor. Evet âlem-i ervaha ve bâtına giden ve ruhânî ve meleklerle görüşen zâtların şehadetleriyle sâbit olan umum ruhânî ve melâikelerin kemâl-i imtisâl ile ubûdiyyetleri ve bilmüşahede: Bütün zîhayatların kemâl-i intizâmla ubûdiyetkârane vazifeler görmeleri ve bilmüşahede; anasır gibi bütün cemadatın kemâl-i itâatla

sh: » (S: 702)

ubûdiyetkârane hizmetleri, bir Mâbud-u Bilhakk’ın vücub-u vücudunu ve vahdetini gösterdiği gibi, herbir taifesi icmâ’ ve tevatür kuvvetini taşıyan bütün âriflerin hakikatlı mârifetleri, bütün şâkirler taifesinin semeredâr şükürleri ve bütün zâkirlerin feyizli zikirleri ve bütün hâmidlerin nimet artıran hamdleri ve bütün muvahhidlerin bürhânlı tevhidleri ve tavsifleri ve bütün muhiblerin hakikî muhabbet ve aşkları ve bütün müridlerin sadık irade ve rağbetleri ve bütün münîblerin ciddî taleb ve inabeleri, yine; Maruf, Mezkûr, Meşkûr, Mahmud, Vâhid, Mahbub, Mergub, Maksud olan o Mâbud-u Ezelî’nin vücub-u vücudunu ve kemâl-i Rububiyyetini ve vahdetini gösterdiği gibi, kâmil insanlardaki bütün makbul ibâdatın ve o makbul ibâdatın neticesinden hasıl olan füyuzat ve münacat, müşahedât ve keşfiyat, yine o Mevcûd-u Lemyezel ve o Mâbud-u Lâyezal’in vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. İşte şu üç cihette ziyadar büyük bir pencere, vahdâniyete açılır.

Onuncu Pencere

وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِىَ فِى الْبَحْرِ بِاَمْرِهِ وَسَخَّرَ لَكُمُ اْلاَنْهَارَوَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَآتَيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّهِ لاَ ُتحْصُوهَا

          Şu kâinattaki mevcûdâtın birbirine teavünü, tecavübü, tesanüdü gösterir ki; umum mahlukat, birtek Mürebbi’nin terbiyesindedirler. Birtek Müdebbir’in idaresindedirler. Birtek Mutasarrıf’ın taht-ı tasarrufundadırlar. Birtek Seyyid’in hizmetkârlarıdırlar. Çünki: Zemindeki zîhayatlara levazımat-ı hayatiyeyi emr-i Rabbanî ile pişiren Güneş’ten ve takvimcilik eden Kamer’den tut, tâ ziya, hava, mâ, gıdanın zîhayatların imdadına koşmalarına, ve nebâtatın dahi hayvanatın imdadına koşmalarına ve hayvanat dahi insanların imdadına koşmalarına; hattâ a’za-yı bedenin birbirinin muavenetine

sh: » (S: 703)

koşmalarına ve hattâ gıda zerratının hüceyrat-ı bedeniyenin imdadına koşmalarına kadar câri olan bir düstur-u teavün ile, câmid ve şuursuz olan o mevcûdât-ı müteavine, bir kanun-u kerem, bir namus-u şefkat, bir düstur-u rahmet altında gâyet hakîmane, kerîmâne birbirine yardım etmek, birbirinin sada-yı hacetine cevab vermek, birbirini takviye etmek, elbette bilbedâhe birtek, yekta, Vâhid-i Ehad, Ferd-i Samed, Kadîr-i Mutlak, Alîm-i Mutlak, Rahîm-i Mutlak, Kerim-i Mutlak bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud’un hizmetkârları ve memurları ve masnuları olduklarını gösterir.

          İşte ey bîçare müflis felsefî! Bu muazzam pencereye ne diyorsun? Senin tesadüfün buna karışabilir mi!…

Onbirinci Pencere

اَلاَ بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ Bütün ervah ve kulûbün dalaletten neş’et eden ızdırabat ve keşmekeş; ve ızdırabattan neş’et eden mânevî elemlerden kurtulmaları, birtek Hâlık’ı tanımakla olur. Bütün mevcûdâtı, birtek Sâni’a vermekle necat buluyorlar, birtek Allah’ın zikriyle mutmain olurlar. Çünki: Hadsiz mevcûdât birtek zâta verilmezse (Yirmiikinci Söz’de kat’î isbat edildiği gibi) o zaman her birtek şey’i, hadsiz esbaba isnad etmek lâzım gelir ki, o halde birtek şey’in vücudu, umum mevcûdât kadar müşkil olur. Çünki: Allah’a verse, hadsiz eşyayı bir zâta verir. Ona vermezse, herbir şeyi hadsiz esbaba vermek lâzım gelir. O vakit bir meyve, kâinat kadar müşkilât peyda eder; belki daha ziyade müşkil olur. Çünki; nasıl bir nefer yüz muhtelif adamın idaresine verilse, yüz müşkilât olur. Ve yüz nefer, bir zabitin idaresine verilse, bir nefer hükmünde kolay olur. Öyle de: Çok muhtelif esbabın birtek şeyin îcadında ittifakları, yüz derece müşkilâtlı olur. Ve pek çok eşyanın îcadı, birtek zâta verilse yüz derece kolay olur. İşte mahiyet-i insâniyyedeki merak ve taleb-i hakikat cihetinden gelen nihayetsiz ızdırabdan kurtaracak yalnız tevhid-i Hâlık ve mârifet-i İlahiyyedir. Mâdem küfürde, ve şirkte nihayetsiz müşkilât ve ızdırabat var. Elbette o yol muhaldir, hakikatı yoktur. Mâdem tevhidde, mevcûdâtın yaratılışındaki sühulete ve kesrete ve hüsn-ü

sh: » (S: 704)

san’ata muvafık olarak nihayetsiz sühulet ve kolaylık var. Elbette o yol vâcibdir, hakikattır.

          İşte ey bedbaht ehl-i dalâlet! Bak: Dalâlet yolu ne kadar karanlıklı ve elemli!. Ne zorun var ki, oradan gidiyorsun? Hem bak: İman ve tevhid yolu ne kadar kolay ve safâlı.. Oraya gir, kurtul…

Onikinci Pencere

سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ اْلاَعْلَى اَلَّذِى خَلَقَ فَسَوَّى وَالَّذِى قَدَّرَ فَهَدَى

sırrınca: Umum eşyada hususan zîhayat masnûlarda hikmetli bir kalıbdan çıkmış gibi her şeye bir miktar-ı muntâzam ve bir suret, hikmetle verildiği ve o suret ve o miktarda maslahatlar ve faideler için eğri büğrü hududlar bulunması; hem müddet-i hayatlarında değiştirdikleri suret-i libasları ve miktarları yine hikmetlere, maslahatlara muvafık bir tarzda mukadderat-ı hayatiyeden terkib edilen mânevî ve muntâzam birer suret, birer miktar bulunması, bilbedâhe gösterir ki: Bir Kadîr-i Zülcelâl’in ve bir Hakîm-i Zülkemâl’in kader dairesinde suretleri ve biçimleri tertib edilen ve kudretin destgâhında vücudları verilen o hadsiz masnûat, o zâtın vücub-u vücuduna delâlet ve vahdetine ve kemâl-i kudretine hadsiz lisan ile şehadet ederler. Sen kendi cismine ve â’zalarına ve onlardaki eğri büğrü yerlerin meyvelerine ve faidelerine bak! Kemâl-i hikmet içinde kemâl-i kudreti gör.

Onüçüncü Pencere

وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ sırrınca: Herşey lisan-ı mahsusu ile Hâlıkını yâdeder, takdis eder. Evet bütün mevcûdatın lisan-ı hal ve kal ile ettiği tesbihat, birtek Zât-ı Mukaddes’in vücudunu gösteriyor. Evet fıtratın şehadeti reddedilmez. Delâlet-i hal ise, hususan çok cihetlerle gelse, şübhe getirmez. Bak hadsiz fıtrî şehadeti tâzammun eden ve nihayetsiz tarzlarda lisan-ı hal ile delâlet eden ve mütedâhil daireler gibi birtek merkeze bakan şu mev-

sh: » (S: 705)

cudatın muntâzam Sûretleri, herbiri birer dildir. Ve mevzun heyetleri, herbiri birer lisan-ı şehadettir. Ve mükemmel hayatları, herbiri birer lisan-ı tesbihtir ki, Yirmidördüncü Söz’de kat’î isbat edildiği gibi, o bütün diller ile pek zâhir bir Sûrette tesbihatları ve tahiyyatları ve birtek mukaddes zâta şehadetleri, ziya güneşi gösterdiği gibi bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud’u gösterir. Ve kemâl-i ulûhiyyetine delâlet eder.

Ondördüncü Pencere

قُلْ مَنْ بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ  وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ عِنْدَنَا خَزَآئِنُهُ  مَا مِنْ دَآبَّةٍ اِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا  اِنَّ رَبّىِ عَلَى كُلّ ِشَيْءٍ حَفِيظٌ

sırlarınca: Herşey, herşey’inde ve her şe’ninde tek bir Hâlık-ı Zülcelâl’e muhtaçtır. Evet kâinattaki mevcûdâta bakıyoruz ve görüyoruz ki: Za’f-ı mutlak içinde bir kuvvet-i mutlaka tezahüratı var. Ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın âsârı görünüyor. Meselâ; nebatatın tohumlarında ve köklerindeki ukde-i hayatiyyelerinin intibahları zamanında gösterdikleri hârika vaziyetleri gibi. Hem fakr-ı mutlak ve kuruluk içinde bir gına-i mutlakın tezahüratı var. (Kıştaki toprağın ve ağaçların vaziyet-i fakiraneleri ve baharda şa’şaalı servet ve gınâları gibi.) Hem cümûd-u mutlak içinde bir hayat-ı mutlakanın tereşşuhatı görünüyor. Anâsır-ı câmidenin zîhayat maddelere inkılâbı gibi.)

          Hem bir cehl-i mutlak içinde muhit bir şuûrun tezahüratı görünüyor. (Zerrelerden yıldızlara kadar herşeyin harekâtında nizâmat-ı âleme ve mesalih-i hayata ve metâlib-i hikmete muvafık bir tarzda hareket etmeleri ve şuurkârane vaziyetleri gibi.) İşte bu acz içindeki kudret; ve za’f içindeki kuvvet; ve fakr içindeki servet ve gına; ve cümûd ve cehil içindeki hayat ve şuur; bilbedâhe ve bizzarure, bir Kadîr-i Mutlak ve Kaviyy-i Mutlak ve Ganiyy-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyûm bir zâtın vücub-u vücuduna ve vahdetine karşı her taraftan pencereler açar. Hey’et-i mecmuası ile büyük bir mikyasta bir cadde-i nuraniyyeyi gösterir. İşte ey tabiat bataklığına düşen gafil! Eğer tabiatı bırakıp Kudret-i İlâ-

sh: » (S: 706)

hiyyeyi tanımazsan; herbir şey’e, hattâ herbir zerreye, hadsiz bir kuvvet ve kudret ve nihayetsiz bir hikmet ve meharet, belki ekser eşyayı görecek, bilecek, idare edecek bir iktidar, herşeyde bulunduğunu kabûl etmek lâzım gelir.

Onbeşinci Pencere

اَلَّذِى اَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ

 sırrınca: Herşey’e, o şey’in kabiliyet-i mahiyetine göre kemâl-i mizan ve intizâm ile biçilip hüsn-ü san’at ile tertib edilip, en kısa yolda, en güzel bir Sûrette, en hafif bir tarzda, istimalce en kolay bir şekilde, (meselâ kuşların elbiselerine ve her vakit tüylerini kolayca oynatmalarına ve istimâl etmelerine bak) hem israfsız hikmetli bir tarzda vücud vermek, suret giydirmek, eşya adedince diller ile bir Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna şehadet ve bir Kadîr-i Alîm-i Mutlak’a işaret ederler.

Onaltıncı Pencere

          Rûy-i zeminde mevsim-bemevsim tazelenen mahlûkatın îcad ve tedbirlerindeki intizâmat ve tanzimat, bilbedâhe bir hikmet-i âmmeyi gösterir. Sıfat, mevsufsuz olmadığından; elbette o hikmet-i âmme, bizzarure bir Hakîm’i gösterir. Hem o perde-i hikmet içinde hârika tezyinat, bilbedâhe bir inâyet-i tâmmeyi gösterir. Ve o inâyet-i tâmme, bizzarure inâyetkâr bir Hâlık-ı Kerim’i gösterir. Ve o perde-i inâyette umuma şâmil bir taltifat ve ihsanat, bilbedâhe bir rahmet-i vâsiayı gösterir. Ve o rahmet-i vâsia, bizzarure bir Rahman-ı Rahîm’i gösterir. Ve o perde-i rahmet üstünde dahi bütün rızka muhtaç zîhayatların lâyık ve mükemmel bir tarzda iaşeleri ve erzakları, bilbedâhe terbiyekârane bir Rezzâkıyet ve şefkatkârane bir Rububiyyeti gösterir. Ve o terbiye ve idare, bizzarure bir Rezzak-ı Kerim’i gösterir. Evet zeminin yüzünde kemâl-i hikmetle terbiye edilen ve kemâl-i înayetle tezyin edilen ve kemâl-i rahmetle taltif edilen ve kemâl-i şefkatle iaşe edilen bütün mahlûkat, birer birer bir Sâni’-i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzak’ın vücubuna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, yeryüzünün mecmuunda tezahür eden ve umumunda görülen ve kasd ve iradeyi bilbedâhe gösteren

sh: » (S: 707)

hikmet-i âmme; ve hikmeti dahi tâzammun eden umum masnûata şâmil inâyet-i tâmme; ve inâyet ve hikmeti tâzammun eden ve umum mevcûdât-ı arziyeye şamil olan rahmet-i vâsia; ve rahmet ve hikmet ve inâyeti de tâzammun eden umum zîhayata şamil bir surette ve gâyet kerîmane bir tarzda olan rızk ve iaşe-i umumiyeyi birden nazara al, bak! Nasılki; elvan-ı seb’a, ziyayı teşkil eder. Ve yeryüzünü tenvir eden o ziya, nasıl şübhesiz güneşi gösterir. Öyle de; o hikmet içindeki inâyet ve inâyet içindeki rahmet ve rahmet içindeki iaşe-i rızkî, nihayet derecede Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzak bir Vâcib-ül Vücud’un vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini büyük bir mikyasta, yüksek bir derecede, parlak bir surette gösterir.

          İşte ey sersem münkir-i gafil! Göz önündeki bu hakîmane, kerîmane, rahîmâne, rezzakane terbiyeti ve bu acîb ve hârika ve mu’cize keyfiyeti ne ile îzah edebilirsin? Senin gibi serseri tesadüfle mi? Ve kalbin gibi kör kuvvetle mi? Ve kafan gibi sağır tabiatla mı? Ve senin gibi âciz, câmid, câhil esbabla mı? Yoksa nihayetsiz derecede mukaddes, münezzeh ve müberra, muallâ ve nihayetsiz derecede Kadîr, Alîm, Semi’, Basîr olan Zât-ı Zülcelâl’e nihayetsiz derecede âciz, câhil, sağır, kör, mümkin, miskin olan «tabiat» namını verip nihayetsiz hatâ işlemek mi istersin! Hem güneş gibi parlak şu hakikatı, hangi kuvvet ile söndürebilirsin! Hangi perde-i gaflet altında saklayabilirsin!

“Onyedinci Pencere

اِنَّ فِى السَموَاتِ وَاْلاَرْضِ َلاَيَاتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ

          Zeminin yüzünü yaz zamanında temâşa edip görüyoruz ki: Îcad-ı eşyada müşevveşiyyeti iktiza eden ve intizâmsızlığa sebeb olan nihayetsiz sehavet ve bir cûd-u mutlak, gâyet derecede bir insicam ve intizâm içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü tezyin eden bütün nebâtatı gör. Hem mizansızlığı ve kabalığı iktiza eden icad-ı eşyadaki sür’at-i mutlaka dahi kemâl-i mevzuniyyet içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü süslendiren bütün meyvelere bak. Hem ehemmiyetsizliği, belki çirkinliği iktiza eden kesret-i mutlaka dahi, kemâl-i hüsn-ü san’at içinde görünüyor. İşte yeryüzünü yaldızlayan bütün çiçeklere bak! Hem san’atsızlığı, basitliği iktiza eden îcad-ı

sh: » (S: 708)

eşyadaki sühulet-i mutlaka dahi, nihayetsiz derecede san’atkârlık ve meharet ve ihtimamkârlık içinde görünüyor. İşte yeryüzündeki ağaç ve nebâtat cihazatının sandukçaları ve proğramları ve tarihçe-i hayatlarının kutucukları hükmünde olan bütün tohumlara, çekirdeklere dikkatle bak. Hem ihtilaf ve ayrılığı iktiza eden uzaklık ve bu’d-u mutlak dahi bir ittifak-ı mutlak içinde görünüyor. İşte bütün aktâr-ı zeminde zer’edilen her nevi’ hububata bak. Hem karışmayı ve bulaşmayı iktiza eden kemâl-i ihtilât, bilâkis kemâl-i imtiyaz ve tefrik içinde görünüyor. İşte bütün yer altına karışık atılan ve madde itibariyle birbirine benzeyen tohumların sünbül vaktinde kemâl-i imtiyazları ve ağaçlara giren muhtelif maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere kemâl-i imtiyaz ile tefrikleri ve mideye giren karışık gıdaların muhtelif â’za ve hüceyrâta göre kemâl-i imtiyazla ayrılmalarına bak, kemâl-i hikmet içinde kemâl-i kudreti gör. Hem ehemmiyetsizliği, kıymetsizliği iktiza eden gâyet derecede mebzuliyyet ve nihayet derecede ucuzluk dahi, yeryüzünde masnuatça, san’atça nihayet derecede kıymettar ve pahalı bir keyfiyette görünüyor. İşte o hadsiz acaib-i san’at içinde yeryüzünün Rahmânî sofrasında yalnız kudretin şekerlemeleri olan dutların nevilerine bak! Kemâl-i rahmeti, kemâl-i san’at içinde gör. İşte bütün rûy-i zeminde gâyet kıymettarlık ile beraber hadsiz ucuzluk; ve hadsiz ucuzluk içinde hadsiz ihtilât ve karışıklık ile beraber hadsiz imtiyaz ve tefrik; ve hadsiz imtiyaz ve tefrik içinde gâyet uzaklık ile beraber son derecede muvafakat ve benzeyiş, ve son derece benzemek içinde gâyet derecede sühulet ve kolaylık ile beraber gâyet derecede ihtimamkârane yapılış; ve gâyet derecede güzel yapılış içerisinde sür’at-i mutlaka ve çabuklukla beraber gâyet derecede mevzun ve mizanlı ve israfsızlık; ve gâyet derecede israfsızlık içinde son derece çokluk ve kesret ile beraber son derecede hüsn-ü san’at; ve son derece hüsn-ü san’at içinde nihayet derecede sehavet ile beraber intizâm-ı mutlak.. elbette gündüz, ışığı; ışık, güneşi gösterdiği gibi, bir Kadîr-i Zülcelâl’in, bir Hakîm-i Zülkemâl’in, bir Rahîm-i Zülcemâl’in vücub-u vücuduna ve kemâl-i kudretine ve cemâl-i Rububiyyetine ve Vahdâniyyetine ve Ehadiyyetine şehadet ederler. لَهُ اْلاَسْمَآءُ الْحُسْنَى sırrını gösterirler.

          Şimdi ey bîçâre câhil, gafil, muannid, muattıl! Bu hakikat-ı uzmâyı ne ile tefsir edebilirsin! Bu nihayet derecede mu’cize ve hâri

sh: » (S: 709)

ka keyfiyeti ne ile îzah edebilirsin! Bu hadsiz derecede acib şu san’atları neye isnad edebilirsin! Bu, yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde-i gafleti atıp kapatabilirsin! Senin tesadüfün nerede, tabiat dediğin ve güvendiğin şuursuz yoldaşın ve dalâlette istinadgâhın ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesadüfün karışması yüz derece muhal değil mi? Ve şu hârika işlerin binden birinin tabiata havalesi, bin derece muhal olmuyor mu!

          Yoksa câmid, âciz tabiatın; herbir şey’in içinde o şeyden yapılan, eşya adedince mânevî makine ve matbaaları mı var!..

Onsekizinci Pencere

اَوَلَمْ يَنْظُرُوا فِى مَلَكُوتِ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ

          Yirmiikinci Söz’de izah edilen şu temsile bak ki: Nasıl mükemmel, muntâzam, san’atlı, saray gibi bir eser, bilbedâhe muntâzam bir fiile delâlet eder. Yâni bir bina, bir dülgerliğe delâlet eder. Ve mükemmel, muntâzam bir fiil, bizzarure mükemmel bir fâile ve mâhir bir ustaya, bir dülgere delâlet eder. Ve mükemmel usta ve dülger ünvanları, bilbedâhe mükemmel bir sıfata, yâni san’at melekesine delâlet eder. Ve mükemmel sıfat ve o mükemmel meleke-i san’at, bilbedâhe mükemmel bir istîdadın vücuduna delâlet eder. Ve mükemmel bir istîdad ise, âlî bir ruh ve yüksek bir zâtın vücuduna delâlet eder.

          Öyle de: Zeminin yüzünü, belki kâinatı dolduran müteceddid eserler, bilbedâhe gâyet derece-i kemâlde bulunan ef’âli gösteriyor. Ve şu nihayet derecedeki intizâm ve hikmet dairesindeki ef’al, bilbedâhe ünvanları ve isimleri mükemmel olan bir fâili gösteriyor. Çünki; muntâzam, hakîmane fiiller, fâilsiz olmadığı, kat’iyen mâlûm. Ve son derece mükemmel ünvanlar, o fâilin son derece kemâldeki sıfatlarına delâlet eder. Çünki fenn-i sarfça nasıl ism-i fâil, masdardan yapılır. Öyle de, ünvanların ve isimlerin dahi masdarları ve menşe’leri, sıfatlardır. Ve son derece-i kemâlde sıfatlar, şübhesiz son derece mükemmel olan şuûnat-ı zâtiyeye delâlet eder. Ve kabiliyet-i zâtiye (tâbir edemediğimiz) o mükemmel şuûn-u zâtiye, bihakkalyakîn hadsiz derece-i Kemâlde olan bir zâta delâlet eder.

          İşte bütün âlemdeki âsâr-ı san’at ve bütün mahlûkat, herbiri birer eser-i mükemmel olduğundan, herbiri bir fiile ve fiil ise isme;

sh: » (S: 710)

isim ise, vasfa ve vasıf ise, şe’ne ve şe’n ise, zâta şehadet ettikleri için; masnuat adedince birtek Sâni’-i Zülcelâl’in vücub-u vücuduna şehadet ve Ehadiyyetine işaret ettikleri gibi; heyet-i mecmuası ile, silsile-i mahlûkat kadar kuvvetli bir tarzda bir mi’rac-ı mârifettir. Hiçbir cihette içine şübhe girmeyen müteselsil bir bürhân-ı hakikattır.

          Şimdi ey bîçare münkir-i gafil! Silsile-i kâinat kadar kuvvetli şu bürhânı ne ile kırabilirsin! Şu masnuat adedince hakikatın şuâını gösteren hadsiz delikli ve kafesli şu pencereyi ne ile kapatabilirsin! Hangi perde-i gafleti üstüne çekebilirsin!..

Ondokuzuncu Pencere

تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ sırrınca: Sâni’-i Zülcelâl, semâvatın ecramına o kadar hikmetler, mânalar takmış ki; güya celâl ve cemâlini ifade etmek için semâvatı; güneşler, aylar, yıldızlar kelimeleriyle süslendirdiği gibi, cevv-i semâda dahi olan mevcûdâta öyle hikmetler ve mânâlar ve maksadlar takmış ki; güya o cevv-i semâyı berkler, şimşekler, raadlar, katreler kelimeleriyle intak ediyor. Ve kemâl-i hikmet ve cemâl-i rahmetini ders veriyor. Ve nasıl zemin kafasını, hayvanat ve nebâtat denilen mânidar kelimeleriyle söyleştirip kemalât-ı san’atını kâinata gösteriyor. Öyle de; o kafanın birer kelimesi olan nebatları ve ağaçları dahi; yapraklar, çiçekler, meyveler kelimeleriyle intak edip yine kemâl-i san’atını ve cemâl-i rahmetini ilân ediyor. Ve birer kelime olan çiçekleri ve meyveleri dahi tohumcuklar kelimeleriyle konuşturup dekaik-ı san’atını ve kemâl-i Rububiyyetini ehl-i şuûra tâlim ediyor. İşte bu hadsiz kelimât-ı tesbihiye içinde yalnız tek bir sünbül ve tek bir çiçeğin tarz-ı ifadesine kulak verip dinleyeceğiz. Nasıl şehadet eder, bileceğiz.

          Evet herbir nebat, herbir ağaç, pekçok lisan ile Sâni’lerini öyle gösteriyorlar ki; ehl-i dikkati hayretlerde bırakır ve bakanlara «Sübhanallah! Ne kadar güzel şehadet ediyor!» dedirtirler.

          Evet, herbir nebatın çiçek açması zamanında ve sünbül vermesi ânında, tebessümkârane mânevî tekellümleri hengâmındaki tes-

sh: » (S: 711)

bihleri, kendileri gibi güzel ve zâhirdir. Çünki: Herbir çiçeğin güzel ağzı ile ve muntâzam sünbülün lisanıyla ve mevzun tohumların ve muntâzam habbelerin kelimâtıyla hikmeti gösteren o nizâm, bilmüşahede ilmi gösteren bir mizan içindedir. Ve o mizan ise, meharet-i san’atı gösteren bir nakş-ı san’at içindedir ve o nakş-ı san’at, lûtuf ve keremi gösteren bir zînet içindedir. Ve o zînet dahi, rahmet ve ihsanı gösteren lâtif kokular içindedir. Ve birbiri içinde bulunan şu mânidar keyfiyetler, öyle bir lisan-ı şehadettir ki: Hem Sâni’-i Zülcemâl’ini Esmâsıyla târif eder, hem evsafıyla tavsif eder, hem cilve-i Esmâsını tefsir eder, hem teveddüd ve taarrüfünü, yâni sevdirilmesini ve tanıttırılmasını ifade eder.

          İşte bir tek çiçekten böyle bir şehadet işitsen, acaba zemin yüzündeki Rabbanî bağlarda umum çiçekleri dinleyebilsen, ne derece yüksek bir kuvvetle Sâni’-i Zülcelâl’in vücub-u vücudunu ve vahdetini ilân ettiklerini işitsen, hiç şübhen ve vesvesen ve gafletin kalabilir mi! Eğer kalsa, sana insan ve zîşuur denilebilir mi!.

Gel şimdi bir ağaca dikkatle bak! İşte bahar mevsiminde yaprakların muntâzaman çıkması, çiçeklerin mevzunen açılması, meyvelerin hikmetle, rahmetle büyümesi ve dalların ellerinde, mâsum çocuklar gibi, nesimin esmesiyle oynaması içindeki lâtif ağzını gör. Nasıl bir dest-i kerem ile yeşillenen yaprakların dili ile ve bir neş’e-i lütuf ile tebessüm eden çiçeklerin lisanıyla ve bir cilve-i rahmet ile gülen meyvelerin kelimâtı ile ifade edilen hikmetli nizâm içindeki adilli mizan; ve adli gösteren mizan içinde bulunan dikkatli san’atlar, nakışlar ve meharetli nakışlar ve zînetler içinde rahmet ve ihsanı gösteren ayrı ayrı tatlı tatmaklar ve ayrı ayrı güzel kokular ve hoş tatmaklar içinde birer mu’cize-i kudret olan tohumlar ve çekirdekler, gâyet zâhir bir Sûrette bir Sâni’-i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Muhsin, Mün’im, Mücemmil, Mufaddıl’ın vücub-u vücudunu ve vahdetini ve cemâl-i rahmetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. İşte eğer bütün rûy-i zemindeki ağaçların lisan-ı hallerini birden dinleyebilsen, يُسَبِّحُ ِللّهِ مَا فِى السَّموَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِ hazinesinde ne kadar güzel cevherler bulunduğunu göreceksin, anlayacaksın.

          İşte ey nankörlük içinde kendini başıboş zanneden bedbaht gafil! Bu derece hadsiz lisanlarla kendini sana tanıttıran ve bildiren

sh: » (S: 712)

ve sevdiren bir Kerîm-i Zülcemâl, tanımak istenilmezse bu lisanları susturmalı. Mademki susturulmaz, dinlemeli. Gafletle kulağını kapasan kurtulamazsın. Çünki: Sen kulağını kapamakla kâinat sükût etmez; mevcudat susmaz; Vahdâniyyet şahidleri seslerini kesmezler. Elbette seni mahkûm ederler…

Yirminci Pencere (Hâşiye)

فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ  وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ عِنْدَنَا خَزَآئِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلاَّ بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ  وَ اَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَآءِ مَآءً مُبَارَكًا فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُ وَ مَآ اَنْتُمْ بِخَازِنِينَ

          Nasıl cüz’iyat ve neticelerde ve teferruatta kemâl-i hikmet ve

_____________________________

        (Haşiye): Şu Yirminci Pencere’nin hakikatı, bir zaman Arabî bir surette şöyle kalbe gelmişti:

تَلَءْلَءَ الضِّيَآءِ مِنْ تَنْوِيرِكَ تَشْهِيرِكَ   تَمَوُّجُ اْلاَعْصَارِ مِنْ تَصْرِيفِكَ تَوْظِيفِكَ

سُبْحَانَكَ مَآ اَعْظَمَ سُلْطَانَكَ      تَفَجُّرُ اْلاَنْهَارِ مِنْ تَدْخِيرِكَ تَسْخِيرِكَ

تَزَيُّنُ اْلاَحْجَارُ مِنْ تَدْبِيرِكَ                 سُبْحَانَكَ مَآ اَبْدَعَ حِكْمَتِكَ

تَبَسَّمَ اْلاَزْهَارِ مِنْ تَزْيِينِكَ تَحْسِينِكَ         تَبَرُّجُ  اْلاَثْمَارُ مِنْ اِنْعَامِكَ اِكْرَامِكَ

سُبْحَانَكَ مَآ اَحْسَنَ صَنْعَتِكَ         تَسَجَّعَ اْلاَطْيَارُ مِنْ اِنْطَاقِكَ اِرْفَاقِكَ

تَهَزَّجَ اْلاَمْطَارِ مِنْ اِنْزَالِكَ اِفْضَالِكَ  سُبْحَانَكَ مَآ اَوْسَعَ رَحْمَتِكَ تَحَرُّكَ اْلاَقْمَارُ مِنْ تَقْدِيرِكَ تَدْبِيرِكَ تَدْوِيرِكَ تَنْوِيرِكَ  سُبْحَانَكَ مَآ اَنْوَرَ بُرْهَانِكَ اَبْهَرَ سُلْطَانِكَ

sh: » (S: 713)

cemâl-i san’at görünüyor. Öyle de: Tesadüfî ve karışık tevehhüm edilen küllî unsurların, büyük mahlûkatın zâhiren karışık vaziyetleri dahi, bir hikmet ve san’at ile vaziyetler alıyorlar. İşte ziyanın parlaması, sair hikmetli hidematının delâletiyle, yeryüzünde masnuat-ı İlâhiyyeyi izn-i Rabbânî ile teşhir ve ilân etmektir. Demek bir Sâni-i Hakîm tarafından ziya istihdam ediliyor. Çarşı-yı âlem sergilerindeki antika san’atlarını onun ile irâe ediyor. Şimdi rüzgârlara bak ki: Sâir hakîmane, kerîmane faidelerinin ve vazifelerinin şehadetiyle gâyet mühim ve kesretli vazifelere koşuyorlar. Demek o dalgalanmak bir Sâni-i Hakîm tarafından bir tavziftir, bir tasriftir, bir kullanmaktır. Dalgalanmaları ise, emr-i Rabbânînin çabuk yerine getirilmesine sür’atle çalışmaktır.

          Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara.. Yerden, dağlardan kaynamaları tesadüfî değildir. Çünki: Onlara terettüb eden âsâr-ı rahmet olan faidelerin ve semerelerin şehadetiyle ve dağlar da bir mîzan-ı hâcetle iddiharlarının ifadesi ile ve bir mîzan-ı hikmetle gönderilmelerinin delaletiyle gösteriliyor ki; bir Rabb-ı Hakîm’in teshiriyle ve iddiharıyladır. Ve kaynamaları ise, onun emrine heyecanla imtisâl etmeleridir.

          Şimdi yerdeki bütün taşların ve cevâhirlerin ve mâdenlerin envâ’ına bak. Bunların tezyinatları ve menfaatlı hâsiyetleri bir Sâni’-i Hakîm’in tezyini ile, tertibi ile, tedbiri ile, tasviri ile olduğunu, onlara müteallik hakîmane faideleri ve mesalih-i hayatiyye ve levâzımât-ı insâniyye ve hâcât-ı hayvaniyeye muvafık bir tarzda ihzârları gösteriyor.

          Şimdi çiçeklere, meyvelere bak! Bunların gülümsemeleri ve tadları ve güzellikleri ve nakışları ve koku vermeleri; bir Sâni’-i Kerîm’in, bir Mün’im-i Rahîm’in sofrasında birer târife, birer dâvetname hükmünde olarak muhtelif renk ve koku ve tadlarla her nev’e ayrı ayrı târife ve dâvetname olarak verilmiştir.

          Şimdi kuşlara bak! Onların söyleşmeleri ve cıvıldaşmaları, bir Sâni’-i Hakîm’in intak ve söyletmesi olduğuna delil-i kat’î ise, hayret verir bir tarzda birbirine o seslerle müdâvele-i hissiyat ve ifade-i maksad etmeleridir.

          Şimdi bulutlara bak! Yağmurun şıpıltıları, mânasız bir ses olmadığına ve şimşek ile gök gürlemesi, boş bir gürültü olmadığına kat’î delil ise, hâlî bir boşlukta o acaibi îcad etmek ve onlardan

sh: » (S: 714)

âb-ı hayat hükmündeki damlaları sağmak ve zemin yüzündeki muhtaç ve müştak zîhayatlara emzirmek, gösteriyor ki: O şırıltı, o gürültü, gâyet mânidar ve hikmettardır ki: bir Rabb-i Kerîm’in emriyle, müştaklara o yağmur bağırıyor ki: «Sizlere müjde, geliyoruz!..» mânasını ifade ederler.

          Şimdi göğe bak! Gök içinde hadsiz ecramdan yalnız Kamere dikkat et! Onun hareketi, bir Kadîr-i Hakîm’in emriyle olduğu, ona müteallik ve yeryüzüne ait mühim hikmetlerdir ki, başka yerde Beyân ettiğimizden kısa kesiyoruz.

          İşte ziyadan tut, tâ Kamer’e kadar saydığımız küllî unsurlar gâyet geniş bir tarzda ve büyük bir mikyasta bir pencere açar. Bir Vâcib-ül Vücud’un vahdetini ve Kemâl-i kudretini ve âzamet-i saltanatını gösterir, ilân ederler.

İşte ey gafil! Eğer bu gök gürlemesi gibi bu sadayı susturabilirsen ve güneşin ışığı gibi parlak o ziyayı söndürebilirsen, Allah’ı unut! Yoksa aklını başına al! Sübhane Men:

  سُبْحَانَ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ de.

Yirmibirinci Pencere

وَ الشَّمْسُ َتجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ

          Şu kâinatın lâmbası olan güneş, kâinat Sâniinin vücuduna ve vahdâniyyetine güneş gibi parlak ve nuranî bir penceredir. Evet, manzume-i şemsiye denilen küremizle beraber oniki seyyare: cirmleri, küçüklük-büyüklük itibariyle pekçok muhtelif ve mevkileri, uzaklık-yakınlık noktasında pekçok mütefâvit ve sür’at-i hareketleri, çok mütenevvi’ olduğu halde kemâl-i intizâm ve hikmet ile ve kemâl-i mîzan ile ve bir saniye kadar şaşırmayarak hareketleri ve deveranları ve güneş ile, câzibe kanunu tâbir edilen bir kanun-u İlahî ile bağlanmaları, yâni onlar imamlarına iktidaları, büyük bir mikyasta bir âzamet-i kudret-i İlâhiyyeyi ve Vahdâniyyet-i Rabbâniyyeyi gösterir. Çünki: O câmid cirmleri, o şuursuz büyük kütleleri, nihayet derecede intizâm ve mizan-ı hikmet içinde muhtelif

sh: » (S: 715)

şekillerde ve muhtelif mesâfelerde ve muhtelif hareketlerde döndürmek, istihdam etmek, ne derece bir kudreti ve bir hikmeti isbat ettiğini kıyas et. Bu büyük ve ağır işe zerre mikdar tesadüf karışsa, öyle bir patlayış verecek ki, kâinatı dağıtacak. Çünki: Bir dakika, tesadüf birisini tevkif etse, mihverinden çıkmasına sebebiyet verir, başkaları ile müsademe etmesine yol açar. Küre-i Arzdan bin defa büyük cirmlerle müsademenin ne derece dehşetli olduğunu kıyas edebilirsin.

          Manzume-i şemsiyyenin, yâni şemsin me’mumları ve meyveleri olan oniki seyyarenin acâibini ilm-i muhît-i İlahîye havale edip, yalnız gözümüzün önünde seyyaremiz bulunan arza bakıyoruz, görüyoruz ki: Bu seyyaremiz, bir âzamet-i şevket-i rubûbiyeti ve haşmet-i saltanat-ı Ulûhiyyeti ve kemâl-i rahmeti ve hikmeti gösterir bir surette Güneşin etrafında, emr-i Rabbânî ile (Üçüncü Mektub’da Beyân edildiği gibi) pek büyük bir hizmet için bir uzun seyr ü seyahat, ona ettiriliyor. Bir sefine-i Rabbâniyye olarak acâib-i masnûat-ı İlâhiyye ile doldurulmuş ve zîşuur ibâdullaha seyrangâh gibi, bir mesken-i seyyar vaziyeti verilmiş. Ve evkat ve hesabı bildirecek saat akrebi gibi Kamer dahi dakik hesablarla, azîm hikmetlerle ona takılmış ve o Kamer’e başka menzillerde ayrı seyr ü seyahat verilmiş. İşte bu mübarek seyyaremizin şu halleri, küre-i arz kuvvetinde bir şehadetle, bir Kadîr-i Mutlak’ın vücub-u vücudunu ve vahdetini isbat eder. Mâdem şu seyyaremiz böyledir. Manzume-i şemsiyeyi ona kıyas edebilirsin. Hem, Şemse, kendi mihveri üstünde cazibe denilen mânevî ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir Kadîr-i Zülcelâl’in emriyle döndürüp, o seyyaratı o mânevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün seyyaratı ile saniyede beş saatlik bir mesâfeyi kestirecek kadar bir sür’atle, bir tahmine göre «Herkül Burcu» tarafına veya Şems-üş Şümûs cânibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed sultanı olan Zât-ı Zülcelâl’in kudretiyle ve emriyledir. Güya haşmet-i Rubûbiyyetini göstermek için, bu emirber neferleri hükmünde olan manzume-i şemsiye ordusu ile bir manevra yaptırır.

          Ey kozmoğrafyacı efendi! Hangi tesadüf bu işlere karışabilir! Hangi esbabın eli buna ulaşabilir! Hangi kuvvet buna yanaşabilir!. Haydi sen söyle. Hiç böyle bir Sultan-ı Zülcelâl, aczini gösterip mülküne başkasını karıştırır mı! Bâhusus kâinatın meyvesi, neticesi, gayesi, hülâsası olan zîhayatları, başka ellere verir mi! Baş

sh: » (S: 716)

kasını müdahale ettirir mi! Bâhusus o meyvelerin en câmii ve o neticelerin en mükemmeli ve zeminin halîfesi ve o sultanın âyinedâr bir misafiri olan insanları başıboş bırakır mı! Ve onları tabiata ve tesadüfe havale edip haşmet-i saltanatını hiçe indirir mi! Kemâl-i hikmetini sukut ettirir mi?

Yirmiikinci Pencere

اَلَمْ نَجْعَلِ اْلاَرْضَ مِهَادًا وَ الْجِبَالَ اَوْتَادًا وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا

فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا

          Küre-i Arz, bir kafadır ki; yüzbin ağzı vardır. Herbir ağzında, yüzbin lisanı vardır. Her lisanında, yüzbin bürhânı var ki; herbiri çok cihetle Vâcib-ül Vücud, Vâhid-i Ehad, herşeye, kadîr, herşey’e alîm bir Zât-ı Zülcelâl’in vücub-u vücuduna ve vahdetine ve evsaf-ı kudsiyesine ve esmâ-i hüsnâsına şehadet ederler. Evet arzın evvel-i hilkatına bakıyoruz ki: Mâyi haline gelen bir madde-i seyyâleden taş; ve taştan toprak halkedilmiş. Mâyi kalsaydı, kabil-i süknâ olmazdı. O mâyi taş olduktan sonra, demir gibi sert olsa idi kabil-i istifade olmazdı. Elbette buna bu vaziyeti veren, yerin sekenelerinin hâcetlerini gören bir Sâni-i Hakîm’in hikmetidir. Sonra tabaka-i turâbiye, dağlar direği üzerine atılmış, tâ içindeki dâhilî inkılâblardan gelen zelzeleler, dağlarla teneffüs edip, zemini hareketinden ve vazifesinden şaşırtmasın. Hem denizin istilâsından toprağı kurtarsın. Hem zîhayatların levâzımat-ı hayatiyesine birer hazine olsun. Hem havayı tarasın, gazat-ı muzırradan tasfiye etsin, tâ teneffüse kabil olsun. Hem suları biriktirip iddihar etsin. Hem zîhayata lâzım olan sâir madenlere menşe’ ve medâr olsun.

          İşte bu vaziyet bir Kadîr-i Mutlak ve bir Hakîm-i Rahîm’in vücub-u vücuduna ve vahdetine gâyet kat’î ve kuvvetli şehadet eder.

          Ey coğrafyacı efendi! Bunu ne ile îzah edersin? Hangi tesadüf şu acaib-i masnûat ile dolu sefine-i Rabbâniyyeyi bir meşher-i acaib yaparak yirmidörtbin sene bir mesâfede, bir senede sür’atle çevirip, onun yüzünde dizilmiş eşyadan hiçbir şey düşürmesin.

sh: » (S: 717)

          Hem zeminin yüzündeki acîb san’atlara bak. Anâsırlar, ne derece hikmetle tavzif edilmişler. Bir Kadîr-i Hakîm’in emriyle zemin yüzündeki Rahman misafirlerine nasıl güzel bakıyorlar. Hizmetlerine koşuyorlar.

          Hem acîb ve garib san’atlar içinde rengârenk acib hikmetli zemin yüzünün sîmasındaki bu nakışlı çizgilere bak! Nasıl; sekenelerine enhar ve çayları, deniz ve ırmakları, dağ ve tepeleri, ayrı ayrı mahlûklarına ve ibâdına lâyık birer mesken ve vesait-i nakliye yapmış. Sonra yüzbinler ecnâs-ı nebâtat ve envâ-ı hayvanatı ile kemâl-i hikmet ve intizâm ile doldurup hayat vererek şenlendirmek, vakit-bevakit muntâzaman mevt ile terhis ederek boşaltıp yine muntâzaman «Ba’sü ba’delmevt» suretinde doldurmak; bir Kadîr-i Zülcelâl’in ve bir Hakîm-i Zülkemâl’in vücub-u vücuduna ve vahdetine yüzbinler lisanlarla şehadet ederler.

          Elhasıl: Yüzü, acaib-i san’ata bir meşher ve garâib-i mahlûkata bir mahşer ve kafile-i mevcûdâta bir memer ve sufûf-u ibâdına bir mescid ve makarr olan zemin; bütün kâinatın kalbi hükmünde olduğundan, kâinat kadar nur-u vahdâniyyeti gösterir.

İşte ey coğrafyacı efendi! Bu zemin kafası yüzbin ağız, herbirinde yüzbin lisan ile Allah’ı tanıttırsa ve sen Onu tanımazsan, başını tabiat bataklığına soksan, derece-i kabahatını düşün. Ne derece dehşetli bir cezaya seni müstehak eder, bil, ayıl ve başını bataklıktan çıkar. آمَنْتُ بِاللّهِ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ de.

Yirmiüçüncü Pencere

اَلَّذِى خَلَقَ اْلمَوْتَ وَاْلحَيَوةَ

          Hayat, kudret-i Rabbâniyye mu’cizâtının en nuranîsidir, en güzelidir. Ve vahdâniyyet bürhânlarının en kuvvetlisi ve en parlağıdır. Ve tecelliyat-ı Samedaniyye âyinelerinin en câmii ve en berrakıdır. Evet, hayat tek ba-

sh: » (S: 718)

şıyla bir Hayy-ı Kayyûm’u bütün esmâ ve şuunâtı ile bildirir. Çünki hayat, pekçok sıfâtın memzuç bir macunu hükmünde bir ziya, bir tiryaktır. Elvan-ı seb’a, ziyada; ve muhtelif edviyeler, tiryakta nasılki mümtezicen bulunur. Öyle de: Hayat dahi, pekçok sıfâttan yapılmış bir hakikattır. O hakikattaki sıfatlardan bir kısmı, duygular vasıtasıyla inbisat ederek inkişaf edip ayrılırlar. Kısm-ı ekseri ise hissiyat suretinde kendilerini ihsas ederler. Ve hayattan kaynama suretinde kendilerini bildirirler. Hem hayat, kâinatın tedbir ve idaresinde hükümferma olan rızk ve rahmet ve inâyet ve hikmeti tâzammun ediyor. Güya hayat onları arkasına takıp, girdiği yere çekiyor. Meselâ; hayat bir cisme, bir bedene girdiği vakit, Hakîm ismi dahi tecelli eder, hikmetle yuvasını güzelce yapıp tanzim eder. Aynı halde Kerîm ismi de tecelli edip, meskenini hâcâtına göre tertib ve tezyin eder. Yine aynı halde Rahîm isminin cilvesi görünüyor ki, o hayatın devam ve kemâli için türlü türlü ihsanlarla taltif eder. Yine aynı halde Rezzak isminin cilvesi görünüyor ki, o hayatın bekasına ve inkişafına lâzım maddî, mânevî gıdaları yetiştiriyor. Ve kısmen bedeninde iddihar ediyor. Demek hayat bir nokta-i mihrakıye hükmünde; muhtelif sıfât birbiri içine girer, belki birbirinin aynı olur. Güya hayat tamamıyla hem ilimdir, aynı halde kudrettir, aynı halde de hikmet ve rahmettir ve hâkezâ… İşte hayat bu câmi’ mahiyeti itibariyle şuûn-u zâtiye-i Rabbâniyeye âyinedârlık eden bir âyine-i Samediyettir. İşte bu sırdandır ki: Hayy-ı Kayyûm olan Zât-ı Vâcib-ül Vücud, hayatı pek çok kesretle ve mebzuliyetle halkedip, neşir ve teşhir eder. Ve herşeyi, hayatın etrafına toplattırıp, ona hizmetkâr eder. Çünki: Hayatın vazifesi büyüktür. Evet, Samediyetin âyinesi olmak kolay bir şey değil, âdi bir vazife değil.

          İşte göz önünde her vakit gördüğümüz bu hadd ü hesaba gelmeyen yeni yeni hayatlar ve hayatların asılları ve zâtları olan ruhlar, birden ve hiçten vücuda gelmeleri ve gönderilmeleri, bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud ve Hayy-ı Kayyum’un vücub-u vücudunu ve sıfât-ı kudsiyesini ve esmâ-i hüsnâsını; lemaâtın, güneşi gösterdiği gibi gösteriyorlar. Güneşi tanımayan ve kabûl etmeyen adam, nasıl gündüzü dolduran ziyayı inkâr etmeye mecbur oluyor. Öyle de: Hayy-ı Kayyum, Muhyî ve Mümît olan Şems-i Ehadiyeti tanımayan adam, zeminin yüzünü belki mâzi ve müstakbeli dolduran zîhayatların vücudunu inkâr etmeli ve yüz derece hayvandan aşağı düşmeli. Hayat mertebesinden düşüp câmid bir câhil-i echel olmalı.

sh: » (S: 719)

Yirmidördüncü Pencere

لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Mevt, hayat kadar bir bürhân-ı rubûbiyettir. Gâyet kuvvetli bir hüccet-i vahdâniyettir.  اَلَّذِى خَلَقَ اْلمَوْتَ وَاْلحَيَوةَ delâletince, mevt; adem, idam, fena, hiçlik, fâilsiz bir inkıraz değil, belki bir Fâil-i Hakîm tarafından hizmetten terhis ve tahvil-i mekân ve tebdil-i beden ve vazifeden paydos ve haps-i bedenden âzad etmek ve muntâzam bir eser-i hikmet olduğu, Birinci Mektub’da gösterilmiştir. Evet, nasıl zemin yüzündeki masnûat ve zîhayatlar, ve hayattar zemin yüzü, bir Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna ve vahdâniyetine şehadet ediyorlar. Öyle de: O zîhayatlar, ölümleriyle bir Hayy-ı Bâkî’nin sermediyyetine ve vâhidiyyetine şehadet ediyorlar. Yirmiikinci Söz’de; mevt, gâyet kuvvetli bir bürhân-ı vahdet ve bir hüccet-i sermediyet olduğu isbat ve izah edildiğinden, şu bahsi o söze havale edip yalnız mühim bir nüktesini Beyân edeceğiz. Şöyle ki:

          Nasıl zîhayatlar, vücudları ile bir Vâcib-ül Vücud’un vücuduna delâlet ediyorlar. Öyle de: O zîhayatlar, ölümleri ile bir Hayy-ı Bâkî’nin sermediyyetine, vâhidiyyetine şehadet ediyorlar. Meselâ; yalnız birtek zîhayat olan zemin yüzü, intizâmatı ile, ahvâliyle Sânii gösterdiği gibi, öldüğü vakit; yâni kış, beyaz kefeni ile ölmüş o zemin yüzünü kapaması ile nazar-ı beşeri ondan çeviriyor. Veyahut nazar, o giden bahar cenazesinin arkasından mâziye gider, daha geniş bir manzarayı gösterir. Yâni herbiri birer mu’cize-i kudret olan zemin dolusu bütün geçen baharlar misillü yeni gelecek birer hârika-i kudret ve birer hayattar zemin olan, bahar dolusu hayattar mevcûdât-ı arziyenin gelmelerini ihsas ve vücudlarına şehadet ettiklerinden; öyle geniş bir mikyasta, öyle parlak bir Sûrette, öyle kuvvetli bir derecede bir Sâni-i Zülcelâl’in bir Kadîr-i Zülkemâl’in, bir Kayyum-u Bâkînin, bir Şems-i Sermedî’nin vücub-u vücuduna ve vahdetine ve beka ve sermediyyetine şehadet ederler ve öyle parlak

sh: » (S: 720)

delâili gösterirler ki, ister istemez bedâhet derecesinde «Âmentü Billâh-il-Vâhid-il-Ehad» dedirtir.

Elhâsıl: وَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا sırrınca; hayattar bu zemin, bir baharda Sâni’a şehadet ettiği gibi; onun ölmesiyle, zamanın geçmiş ve gelecek iki kanadına dizilmiş mu’cizât-ı kudretine nazarı çeviriyor. Bir bahar yerine binler baharı gösteriyor. Bir mu’cize yerine binler mu’cizât-ı kudretine işaret eder. Ve onlardan her bahar, şu hâzır bahardan daha kat’î şehadet eder. Çünki mâzi tarafına geçenler, zâhirî esbablarıyla beraber gitmişler; arkalarında, yine kendileri gibi başkalar yerlerine gelmişler. Demek esbab-ı zâhiriye hiçtir. Yalnız bir Kadîr-i Zülcelâl, onları halkedip, hikmetiyle esbaba bağlayarak gönderdiğini gösteriyor. Ve gelecek zamanda dizilmiş hayattar olan zemin yüzleri ise, daha parlak şehadet eder. Çünki: Yeniden, yoktan, hiçten yapılıp gönderilecek, yere konup vazife gördürüp sonra gönderilecekler.

          İşte ey tabiata saplanan ve bataklıkta boğulmak derecesine gelen gafil! Bütün mâzi ve müstakbele ulaşacak hikmetli ve kudretli mânevî el sahibi olmayan bir şey, nasıl bu zeminin hayatına karışabilir! Senin gibi hiç ender hiç olan tesadüf ve tabiat buna karışabilir mi! Kurtulmak istersen: «Tabiat, olsa olsa bir defter-i kudret-i İlâhiyyedir. Tesadüf ise, cehlimizi örten gizli bir hikmet-i İlâhiyyenin perdesidir» de, hakikata yanaş.

Yirmibeşinci Pencere

          Nasılki, madrub, elbette dâribe delâlet eder. San’atlı bir eser, san’atkârı îcab eder. Veled, vâlidi iktiza eder. Tahtiyyet, fevkıyyeti istilzam eder ve hâkezâ… Bütün umûr-u izâfiye tâbir ettikleri biri birisiz olmayan evsaf-ı nisbiyye misillü şu kâinatın cüz’iyyatında ve heyet-i umumiyesinde görünen imkân dahi, vücûbu gösterir. Ve bütün onlarda görünen infial, bir fiili gösterir. Ve umumunda görünen mahlûkıyyet, Hâlıkıyyeti gösterir. Ve umumunda görünen kesret ve terkib, vahdeti istilzam eder. Ve vücub ve fiil ve hâlıkıyet ve vahdet, bilbedâhe ve bizzarure; mümkin, münfail, kesîr, mürekkeb, mahlûk olmayan, vâcib ve fâil, vâhid ve hâlık olan mevsuflarını ister. Öyle ise; bilbedâhe bütün kâinattaki bütün imkânlar,

sh: » (S:721)

bütün infialler, bütün mahlûkıyyetler, bütün kesret ve terkibler bir Zât-ı Vâcib-ül Vücûd, Fa’âlün-Limâ Yürîd, Hâlik-ı Külli Şey’e, Vâhid-i Ehade şehadet eder.

          Elhasıl: Nasıl imkândan vücub görünüyor. İnfialden fiil, ve kesretten vahdet; bunların vücudu, onların vücuduna kat’iyen delâlet eder. Öyle de: Mevcûdât üstünde görünen mahlûkıyyet ve merzûkıyyet gibi sıfatlar dahi, Sâniiyyet, Rezzakıyyet gibi şeinlerin vücutlarına kat’î delâlet ediyor. Şu sıfâtın vücudu dahi, bizzarure ve bilbedâhe bir Hallâk ve bir Rezzak Sâni’-i Rahîm’in vücuduna delâlet eder. Demek herbir mevcûd, taşıdığı yüzler bu çeşit sıfatlar lisanı ile, Zât-ı Vâcib-ül Vücud’un yüzler Esmâ-i Hüsnâsına şehadet ederler. Bu şehadetler, kabûl edilmezse, mevcûdâtın bütün bu çeşit sıfatlarını inkâr etmek lâzım gelir…

Yirmialtıncı Pencere (Haşiye)

          Şu kâinatın mevcudatı yüzünde tazelenen ve gelip geçen cemâller ve hüsünler; bir Cemâl-i Sermedî cilvelerinin bir nevi gölgeleri olduğunu gösterir. Evet, ırmağın yüzündeki kabarcıkların parlayıp gitmesinden sonra arkadan gelenlerin gidenler gibi parlamaları, daimî bir şemsin şuâlarının âyineleri olduklarını gösterdikleri gibi; seyyal zaman ırmağında, seyyar mevcudatın üstünde parlayan lemaât-ı cemâliyye dahi, bir cemal-î sermedîye işaret ederler ve onun bir nevi emâreleridirler. Hem kâinat kalbindeki ciddî aşk, bir Mâşuk-u Lâyezâlî’yi gösterir. Evet, ağacın mahiyetinde olmayan bir şey, esâslı bir surette meyvesinde bulunmadığı delâletiyle; şecere-i kâinatın hassas meyvesi olan nev’-i insandaki ciddî aşk-ı lâhûtî gösterir ki, bütün kâinatta -fakat başka şekillerde- hakikî aşk ve muhabbet bulunuyor. Öyle ise kalb-i kâinattaki şu hakikî muhabbet ve aşk, bir Mahbub-u Ezelî’yi gösterir. Hem kâinatın sinesinde çok suretlerde tezahür eden incizablar, cezbeler, cazibeler; ezelî bir hakikat-ı câzibedârın cezbiyle olduğunu hüşyar kalblere gösterir. Hem mahlûkatın en hassas ve nuranî taifesi olan ehl-i keşf ve velâyetin ittifakıyla, zevk ve şuhuda istinad ederek: Bir Cemîl-i Zülcelâl’in cilvesine, tecellisine mazhar olduklarını ve o Ce-

________________________________

          (Haşiye): Şu pencerenin umuma değil, ehl-i kalbe ve ehl-i muhabbete hususiyyeti var.

sh: » (S:722)

lîl-i Zülcemâl’in (kendini) tanıttırılmasına ve sevdirilmesine zevk ile muttali olduklarını, müttefikan haber vermeleri, yine bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud’un, bir Cemil-i Zülcelâl’in vücuduna ve insanlara kendini tanıttırmasına kat’iyen şehadet eder. Hem kâinat yüzünde ve mevcûdât üstünde işleyen kalem-i tahsin ve tezyin; o kalem sahibi zâtın esmâsının güzelliğini vâzıhan gösteriyor. İşte kâinat yüzündeki cemâl ve kalbindeki aşk ve sinesindeki incizab ve gözlerindeki keşf ve şuhud ve hey’âtındaki hüsün ve tezyinat; pek lâtif, nurani bir pencere açar. Onun ile, bütün esması cemîle bir Cemil-i Zülcelâl’i ve bir Mahbub-u Lâyezalî’yi ve bir Mâbud-u Lemyezel’i, hüşyar olan akıl ve kalblere gösterir. İşte ey maddiyat karanlığında, evham zulümatında, boğucu şübehat içinde çırpınan gafil! Kendine gel. İnsaniyete lâyık bir Sûrette yüksel. Şu dört delik ile bak; cemâl-i vahdeti gör, kemâl-i îmânı kazan, hakikî insan ol!..

Yirmiyedinci Pencere

اَللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ

          Kâinatta, «esbab ve müsebbebat» görünen eşyaya bakıyoruz, ve görüyoruz ki: En âlâ bir sebeb, en âdi bir müsebbebe kuvveti yetmiyor. Demek esbab bir perdedir. Müsebbebleri yapan başkadır. Meselâ; hadsiz masnûattan yalnız cüz’î bir misâl olarak insan başı içinde bir hardal küçüklüğünde bir yerde yerleştirilen kuvve-i hâfızaya bakıyoruz. Görüyoruz ki: Öyle bir câmi’ kitap, belki kütübhane hükmündedir ki, bütün sergüzeşt-i hayatı, içinde karıştırılmaksızın yazılıyor.

          Acaba şu mû’cize-i kudrete hangi sebeb gösterilebilir! Telâfif-i dimağiye mi? Basit, şuursuz hüceyrat zerreleri mi! Tesadüf rüzgârları mı! Halbuki o mu’cize-i san’at, öyle bir zâtın san’atı olabilir ki; beşerin Haşirde neşredilecek büyük defter-i a’mâlinden muhasebe vaktinde hatıra getirilecek ve işlediği her fiilleri yazıldığını bildirmek için bir küçük sened istinsah edip, yazıp aklının eline verecek bir Sâni-i Hakîm’in san’atı olabilir. İşte beşerin kuvve-i hâfızasına misâl olarak bütün yumurtaları, çekirdekleri, tohumları kıyas et ve bu câmi’ küçücük mu’cizelere, sâir müsebbebatı da kıyas

sh: » (S: 723)

et. Çünki; hangi müsebbebe ve masnûa baksan, o derece hârika bir san’at var ki, değil onun âdi, basit sebebi, belki bütün esbab toplansa, ona karşı izhar-ı acz edecekler. Meselâ: Büyük bir sebeb zannedilen güneşi; ihtiyarlı, şuurlu farz ederek ona denilse: «Bir sineğin vücudunu yapabilir misin?» Elbette diyecek ki: «Hâlıkımın ihsânı ile dükkânımda ziya, renkler, hararet çok. Fakat sineğin vücudunda göz, kulak, hayat gibi öyle şeyler var ki, ne benim dükkânımda bulunur ve ne de benim iktidarım dâhilindedir.»

Hem nasılki müsebbebdeki hârika san’at ve tezyinat, esbabı azledip Müsebbib-ül Esbâb olan Vâcib-ül Vücud’a işaret ederek, وَ اِلَيْهِ يُرْجَعُ اْلاَمْرُ كُلُّهُ sırrınca: Ona teslim-i umûr eder. Öyle de: Müsebbebata takılan neticeler, gayeler, faideler: Bilbedâhe perde-i esbab arkasında bir Rabb-ı Kerim’in, bir Hakîm-i Rahîm’in işleri olduğunu gösterir. Çünki; şuursuz esbab, elbette bir gayeyi düşünüp çalışmaz. Halbuki görüyoruz: Vücuda gelen her mahluk, bir gaye değil, belki çok gayeleri, çok faideleri, çok hikmetleri tâkib ederek vücuda geliyor. Demek bir Rabb-ı Hakîm ve Kerîm, o şeyleri yapıp gönderiyor. O faideleri onlara gaye-i vücud yapıyor. Meselâ, yağmur geliyor. Yağmuru zâhiren intac eden esbab; hayvanatı düşünüp, onlara acıyıp merhamet etmekten ne kadar uzak olduğu mâlûmdur. Demek hayvanatı halkeden ve rızıklarını taahhüd eden bir Hâlık-ı Rahîm’in hikmetiyle imdada gönderiliyor. Hattâ yağmura, «rahmet» deniliyor. Çünki çok âsâr-ı rahmet ve faideleri tâzammun ettiğinden, güya yağmur şeklinde rahmet tecessüm etmiş, takattur etmiş, katre katre geliyor. Hem bütün mahlukatın yüzüne tebessüm eden bütün zînetli nebâtat ve hayvanattaki tezyînat ve gösterişler, bilbedâhe perde-i gayb arkasında bu süslü ve güzel san’atlar ile kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bildirmek isteyen bir Zât-ı Zülcelâl’in vücub-u vücuduna ve vahdetine delâlet ederler. Demek eşyadaki süslü vaziyetler, gösterişli keyfiyetler, tanıttırmak ve sevdirmek sıfatlarına kat’iyen delâlet eder. Sevdirmek ve tanıttırmak sıfatları ise, bilbedâhe Vedûd, Mâruf bir Sâni-i Kadîr’in vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet eder.

          Elhasıl: Sebeb, gâyet âdi, âciz ve ona isnad edilen müsebbeb ise, gâyet san’atlı ve kıymetli olduğundan, sebebi azleder. Hem müsebbebin gayesi, faidesi dahi, câhil ve câmid olan esbabı ortadan

sh: » (S: 724)

atar, bir Sâni-i Hakîm’in eline teslim eder. Hem müsebbebin yüzündeki tezyinat ve meharetler, kendi kudretini zîşuurlara bildirmek isteyen ve kendini sevdirmek arzu eden bir Sâni’-i Hakîm’e işaret eder.

          Ey esbab-perest bîçâre! Bu üç mühim hakikatı ne ile îzah edebilirsin? Sen nasıl kendini kandırabilirsin? Aklın varsa, esbab perdesini yırt. «Vahdehû lâ şerîke leh» de, hadsiz evhamdan kurtul.

Yirmisekizinci Pencere

وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ اِنَّ فِى ذلِكَ َلآيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ {

          Şu kâinata bakıyoruz, görüyoruz ki: Hüceyrat-ı bedenden tut, tâ mecmu-u âleme şâmil bir hikmet ve tanzim var. Hüceyrat-ı bedene bakıyoruz, görüyoruz ki: Mesâlih-i bedeni gören ve idare eden birisinin emriyle, kanunuyla o küçücük hüceyrelerde ehemmiyetli bir tedbir var. Mideye, nasıl bir kısım rızk, iç yağı suretinde iddihar olunup vakt-i hâcette sarfedilir. Aynen o küçücük hüceyrelerde de, o tasarruf ve iddihar var. Nebâtata bakıyoruz, gâyet hakîmane bir terbiye, bir tedbir görünüyor. Hayvanata bakıyoruz; nihayet derecede kerîmane bir terbiye ve iaşe görüyoruz. Kâinatın erkân-ı azîmesine bakıyoruz; mühim gayeler için haşmetkârane bir tedvir ve tenvir görüyoruz. Âlemin mecmuuna bakıyoruz; muntâzam bir memleket, bir şehir, bir saray hükmünde âli hikmetler, galî gayeler için mükemmel bir tanzîmat görüyoruz. (Otuzikinci Söz’ün Birinci Mevkıfında îzah ve isbat edildiği üzere) bir zerreden tut, tâ yıldızlara kadar zerre mikdar şirke yer bırakmıyor. Öyle birbirlerine mânen münasebetdardırlar ki; bütün yıldızları müsahhar etmeyen ve elinde tutmayan, bir zerreye rubûbiyetini dinlettiremez. Bir zerreye hakikî Rab olmak için, bütün yıldızlara sahib olmak lâzım gelir. Hem (Otuzikinci Söz’ün İkinci Mevkıfında îzah ve isbat edildiği üzere) semâvatın halk ve tesviyesine muktedir olmayan, beşerin sîmasındaki teşahhusu yapamaz. Demek bütün semâvatın Rabbı ol-

sh: » (S: 725)

mıyan, birtek insanın sîmâsındaki alâmet-i fârika olan nakş-ı sîmavîyi yapamaz. İşte kâinat kadar büyük bir pencere ki; onunla bakılsa اَللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ لَهُ مَقَالِيدُ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ âyetleri, büyük harflerle kâinat sahifelerinde yazılı olduğu, akıl gözüyle de görülecek. Öyle ise: Görmeyenin ya aklı yok, ya kalbi yok. Veya insan Sûretinde bir hayvandır!

Yirmidokuzuncu Pencere

وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

          Bir bahar mevsiminde, garîbâne, mütefekkirâne seyahatâ gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken, parlak bir sarıçiçek nazarıma ilişti. Eskiden vatanımda ve sâir memleketlerde gördüğüm o cins sarıçiçekleri derhâtır ettirdi. Şöyle bir mâna kalbe geldi ki: Bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı ise, elbette bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler, onun mühürleridir, sikkeleridir. Şu mühür tahayyülünden sonra şöyle bir tasavvur geldi ki: Nasıl bir mühür ile mühürlenmiş bir mektub; o mühür, o mektubun sahibini gösterir. Öyle de; şu çiçek, bir mühr-ü Rahmânîdir. Şu envâ-ı nakışlarla ve mânidar nebâtat satırlarıyla yazılan şu tepecik dahi, bu çiçek Sâniinin mektubudur. Hem şu tepecik dahi bir mühürdür. Şu sahra ve ova bir mektub-u Rahmânî hey’atını aldı. İşbu tasavvurdan şöyle bir hakikat zihne geldi ki: Herbir şey, bir mühr-ü Rabbânî hükmünde bütün eşyayı kendi Hâlıkına isnad eder. Kendi kâtibinin mektubu olduğunu isbat eder. İşte herbir şey, öyle bir pencere-i tevhiddir ki, bütün eşyayı bir Vâhid-i Ehad’e mal eder. Demek herbir şeyde, hususan zîhayatlarda öyle hârika bir nakış, öyle mu’cizekâr bir san’at var ki: Onu öyle yapan ve öyle mânidar nakşeden, bütün eşyayı yapabilir ve bütün eşyayı yapan, elbette O olacaktır. Demek bütün eşyayı yapamayan, birtek şey’i icad edemez.

          İşte ey gafil! Şu kâinatın yüzüne bak ki: Birbiri içinde hadsiz mektûbât-ı Samedâniyye hükmünde olan sahâif-i mevcûdât ve her-

sh: » (S: 726)

bir mektub üstünde hadsiz sikke-i tevhid mühürleriyle temhir edilmiş. Bütün bu mühürlerin şehadetlerini kim tekzib edebilir! Hangi kuvvet onları susturabilir! Kalb kulağı ile hangisini dinlesen, اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ dediğini işitirsin.

Otuzuncu Pencere

لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ اِلاَّ اللّهُ لَفَسَدَتَا { كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

          Şu pencere, imkân ve hudûsa müesses umum mütekellimînin penceresidir. Ve isbat-ı Vâcib-ül Vücud’a karşı caddeleridir. Bunun tafsilâtını, «Şerh-ül Mevâkıf» ve «Şerh-ül Makasıd» gibi muhakkiklerin büyük kitablarına havale ederek, yalnız Kur’anın feyzinden ve şu pencereden ruha gelen bir-iki şuâı göstereceğiz. Şöyle ki:

          Âmiriyyet ve hâkimiyetin muktezâsı: Rakîb kabûl etmemektir; iştirâki reddetmektir; müdahaleyi ref’etmektir… Onun içindir ki; küçük bir köyde iki muhtar bulunsa, köyün rahatını ve nizâmını bozarlar. Bir nahiyede iki müdür, bir vilâyette iki vâli bulunsa, herc ü merc ederler. Bir memlekette iki padişah bulunsa, fırtınalı bir karmakarışıklığa sebebiyet verirler. Mâdem hâkimiyet ve âmiriyetin gölgesinin zaîf bir gölgesi ve cüz’î bir nümunesi, muavenete muhtaç âciz insanlarda böyle rakîb ve zıddı ve emsâlinin müdahalesini kabûl etmezse; acaba saltanat-ı mutlaka Sûretindeki hâkimiyet ve rububiyyet derecesindeki âmiriyyet, bir Kadîr-i Mutlak’ta ne derece o redd-i müdahale kanunu ne kadar esâslı bir surette hükmünü icra ettiğini kıyas et. Demek Ulûhiyyet ve Rububiyyetin en kat’î ve daimî lâzımı; vahdet ve infiraddır. Buna bir bürhân-ı bâhir ve şâhid-i kat’î, kâinattaki intizâm-ı ekmel ve insicam-ı ecmeldir. Sinek kanadından tut, tâ semâvat kandillerine kadar öyle bir nizâm var ki; akıl onun karşısında hayretinden ve istihsanından «Sübhânallah, Mâşâallah, Bârekâllah» der, secde eder. Eğer zerre miktar şerike yer bulunsa idi, müdahalesi olsa idi,

sh: » (S: 727)

لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ اِلاَّ اللّهُ لَفَسَدَتَا âyet-i kerimesinin delâletiyle: Nizâm bozulacaktı, Sûret değişecekti, fesadın âsârı görünecekti. Halbuki فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ اِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَ هُوَ حَسِيرٌ delâletiyle ve şu ifade ile nazar-ı beşer, kusuru aramak için ne kadar çabalasa, hiçbir yerde kusuru bulamayarak, yorgun olarak menzili olan göze gelip, onu gönderen münekkid akla diyecek: «Beyhude yoruldum, kusur yok» demesiyle gösteriyor ki: Nizâm ve intizâm, gâyet mükemmeldir. Demek intizâm-ı kâinat, Vahdâniyyetin kat’î şâhididir.

          Gel gelelim «Hudûs»a. Mütekellimîn demişler ki:

          «Âlem, mütegayyirdir. Her mütegayyir, hâdistir. Her bir hâdisin, bir muhdisi, yâni mûcidi var. Öyle ise bu kâinatın kadîm bir mûcidi var.»

          Biz de deriz: Evet kâinat hâdistir. Çünki görüyoruz: Her asırda, belki her senede, belki her mevsimde bir kâinat, bir âlem gider, biri gelir. Demek bir Kadîr-i Zülcelâl var ki, bu kâinatı hiçten îcad ederek her senede belki her mevsimde, belki her günde birisini îcad eder, ehl-i şuûra gösterir ve sonra onu alır, başkasını getirir. Birbiri arkasına takıp zincirleme bir surette zamanın şeridine asıyor. Elbette bu âlem gibi birer kâinat-ı müteceddide hükmünde olan her baharda gözümüzün önünde hiçten gelen ve giden kâinatları îcad eden bir Zât-ı Kadîr’in mu’cizât-ı kudretidirler. Elbette âlem içinde her vakit âlemleri halkedip değiştiren zât, mutlaka, şu âlemi dahi O halketmiştir. Ve şu âlemi ve rûy-i zemini, o büyük misafirlere misafirhane yapmıştır.

          Gelelim «İmkân» bahsine. Mütekellimîn demişler ki:

          «İmkân, mütesâviy-üt tarafeyn»dir. Yâni: Adem ve vücud, ikisi de müsavi olsa; bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mûcid lâzımdır. Çünki; mümkinat, birbirini îcad edip teselsül edemez. Ya-

sh: » (S: 728)

hut o onu, o da onu îcad edip devir suretinde dahi olamaz. Öyle ise bir Vâcib-ül Vücud vardır ki, bunları icad ediyor. Devir ve teselsülü, oniki bürhân, yâni arşî ve süllemî gibi namlar ile müsemma meşhur oniki delîl-i kat’î ile devri ibtal etmişler ve teselsülü muhal göstermişler. Silsile-i esbabı kesip, Vâcib-ül Vücûd’un vücudunu isbat etmişler.

          Biz de deriz ki: Esbab, teselsülün berahini ile âlemin nihayetinde kesilmesinden ise, her şeyde Hâlık-ı Külli Şey’e has sikkeyi göstermek daha kat’î, daha kolaydır. Kur’anın feyziyle bütün Pencereler ve bütün Sözler, o esâs üzerine gitmişler. Bununla beraber imkân noktasının hadsiz bir vüs’atı var. Hadsiz cihetlerle Vâcib-ül Vücud’un vücudunu gösteriyor. Yalnız, mütekellimînin teselsülün kesilmesi yoluna, (elhak geniş ve büyük olan o caddeye) münhasır değildir. Belki hadd ü hesaba gelmeyen yollar ile, Vâcib-ül Vücud’un mârifetine yol açar. Şöyle ki:

          Herbir şey, vücudunda, sıfâtında, müddet-i bekasında hadsiz imkânat, yâni gâyet çok yollar ve cihetler içinde mütereddid iken, görüyoruz ki: O hadsiz cihetler içinde vücudça muntâzam bir yolu tâkip ediyor. Herbir sıfatı da mahsus bir tarzda ona veriyor. Müddet-i bekasında bütün değiştirdiği sıfat ve haller dahi, böyle bir tahsis ile veriliyor. Demek bir muhassısın iradesiyle, bir müreccihin tercihiyle, bir mûcid-i hakîmin îcadıyladır ki: Hadsiz yollar içinde, hikmetli bir yolda onu sevkeder, muntâzam sıfâtı ve ahvâli ona giydiriyor. Sonra infiraddan çıkarıp, bir terkibli cisme cüz’ yapar, imkânat ziyadeleşir. Çünki; o cisimde binler tarzda bulunabilir. Halbuki neticesiz o vaziyetler içinde, neticeli, mahsus bir vaziyet ona verilir ki; mühim neticeleri ve faideleri ve o cisimde vazifeleri gördürülüyor. Sonra o cisim dahi diğer bir cisme cüz’ yaptırılıyor. İmkânat daha ziyadeleşir. Çünki: Binlerle tarzda bulunabilir. İşte o binler tarz içinde, birtek vaziyet veriliyor. O vaziyet ile mühim vazifeler gördürülüyor ve hâkezâ… Gittikçe daha ziyade kat’î bir Hakîm-i Müdebbir’in vücub-u vücudunu gösteriyor. Bir Âmir-i Alîm’in emriyle sevk edildiğini bildiriyor. Cisim içinde cisim, birbiri içinde cüz’ olup giden bütün bu terkiblerde; nasıl bir nefer, takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda mütedâhil o heyetlerden herbirisine mahsus birer vazifesi, hikmetli birer nisbeti, intizâmlı birer hizmeti bulunuyor. Hem nasılki: Senin gözbebeğinden bir hüceyre; gözünde bir nisbeti ve bir vazifesi var. Senin ba-

sh: » (S: 729)

şın heyet-i umumiyesi nisbetine dahi, hikmetli bir vazifesi ve hizmeti vardır. Zerre miktar şaşırsa, sıhhat ve idare-i beden bozulur. Kan damarlarına, his ve hareket âsablarına, hattâ bedenin heyet-i umumiyesinde birer mahsus vazifesi, hikmetli birer vaziyeti vardır. Binlerle imkânat içinde, bir Sâni’-i Hakîm’in hikmetiyle o muayyen vaziyet verilmiştir. Öyle de: Bu kâinattaki mevcûdât, herbiri kendi zâtı ile, sıfâtı ile çok imkânat yolları içinde has bir vücudu ve hikmetli bir Sûreti ve faideli sıfatları, nasıl bir Vâcib-ül Vücud’a şehadet ederler. Öyle de: Mürekkebata girdikleri vakit, herbir mürekkebde daha başka bir lisanla yine Sâniini ilân eder. Git gide, tâ en büyük mürekkebe kadar nisbeti ve vazifesi, hizmeti itibariyle Sâni-i Hakîm’in vücub-u vücuduna ve ihtiyarına ve iradesine şehadet eder. Çünki: Bir şeyi, bütün mürekkebata hikmetli münasebetleri muhafaza Sûretinde yerleştiren, bütün o mürekkebatın Hâlıkı olabilir. Demek birtek şey, binler lisanlarla ona şehadet eder hükmündedir. İşte kâinatın mevcûdâtı kadar değil, belki mevcûdâtın sıfât ve mürekkebatı adedince imkânat noktasından da Vâcib-ül Vücud’un vücuduna karşı şehadetler geliyor.

          İşte ey gafil! Kâinatı dolduran bu şehadetleri, bu sadaları işitmemek.. ne derece sağır ve akılsız olmak lâzım geliyor? Haydi sen söyle!..

Otuzbirinci Pencere

لَقَدْ خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ فِى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ  وَ فِى اْلاَرْضِ اَيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ وَ فِى اَنْفُسِكُمْ اَفَلاَ تُبْصِرُونَ

          Şu pencere insan penceresidir ve enfüsîdir. Ve enfüsî cihetinde şu pencerenin tafsilâtını binler muhakkikîn-i evliyanın mufassal kitablarına havale ederek yalnız feyz-i Kur’andan aldığımız birkaç esâsa işaret ederiz. Şöyle ki:

          Onbirinci Söz’de Beyân edildiği gibi: «İnsan, öyle bir nüsha-i câmiadır ki: Cenâb-ı Hak bütün esmâsını, insanın nefsi ile insana ihsas ediyor.» Tafsilâtını başka Sözlere havale edip yalnız üç noktayı göstereceğiz.

sh: » (S: 730)

          BİRİNCİ NOKTA: İnsan, üç cihetle Esmâ-i İlâhiyyeye bir âyinedir.

          Birinci Vecih: Gecede zulümat, nasıl nuru gösterir. Öyle de: İnsan, za’f ve acziyle, fakr u hâcâtıyla, naks ve kusuru ile, bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor ve hâkezâ… Pek çok evsâf-ı İlâhiyyeye bu suretle âyinedârlık ediyor. Hattâ hadsiz aczinde ve nihayetsiz za’fında, hadsiz â’dasına karşı bir nokta-i istinad aramakla, vicdan daima Vâcib-ül Vücud’a bakar. Hem nihayetsiz fakrında, nihayetsiz hâcâtı içinde, nihayetsiz maksadlara karşı bir nokta-i istimdad aramağa mecbur olduğundan, vicdan daima o noktadan bir Ganiyy-i Rahîm’in dergâhına dayanır, dua ile el açar. Demek her vicdanda şu nokta-i istinad ve nokta-i istimdad cihetinde iki küçük pencere, Kadîr-i Rahîm’in bârigâh-ı rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir.

          İkinci Vecih âyinedârlık ise: İnsana verilen nümuneler nev’inden cüz’î ilim, kudret, basar, sem’, mâlikiyyet, hâkimiyyet gibi cüz’iyyat ile kâinat Mâlikinin İlmine ve Kudretine, Basarına, Sem’ine, Hâkimiyet-i Rububiyyetine âyinedârlık eder. Onları anlar, bildirir. Meselâ: «Ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum ve onun mâlikiyim ve idare ediyorum. Öyle de: Şu koca kâinat sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder ve hâkezâ…

          Üçüncü Vecih âyinedârlık ise: İnsan, üstünde nakışları görünen Esmâ-i İlâhiyyeye âyinedârlık eder. Otuzikinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfının başında bir nebze izâh edilen insanın mahiyet-i câmiasında nakışları zâhir olan yetmişten ziyade esmâ vardır. Meselâ: Yaradılışından Sâni’, Hâlık ismini ve hüsn-ü takviminden Rahman ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden Kerim, Lâtif isimlerini ve hâkezâ… Bütün â’za ve âlâtı ile, cihazat ve cevârihi ile, letâif ve mâneviyatı ile, havas ve hissiyatı ile ayrı ayrı esmânın ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor. Demek nasıl esmâda bir ism-i âzam var, öyle de o esmânın nukuşunda dahi bir nakş-ı âzam var ki: O da insandır.

          Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku… Yoksa hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimali var!

sh: » (S: 731)

          İKİNCİ NOKTA: Mühim bir sırr-ı ehadiyete işaret eder. Şöyle ki:

          İnsanın nasıl ruhu bütün cesedine öyle bir münasebeti var ki: Bütün â’zasını ve eczâsını birbirine yardım ettirir. Yâni, irade-i İlâhiyye cilvesi olan evâmir-i tekvîniyyeye ve o emirden vücud-u hâricî giydirilmiş bir kanun-u emrî ve Lâtife-i Rabbâniyye olan ruh, onların idaresinde onların mânevî seslerini hissetmesinde ve hâcâtlarını görmesinde birbirine mâni olmaz, ruhu şaşırtmaz. Ruha nisbeten uzak-yakın bir hükmünde. Birbirine perde olmaz. İsterse, çoğunu birinin imdadına yetiştirir. İsterse bedenin her cüz’ü ile bilebilir, hissedebilir, idare edebilir. Hattâ çok nuraniyet kesbetmiş ise, herbir cüz’ü ile görebilir ve işitebilir. Öyle de:

وَلِلَّهِ اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى Cenâb-ı, Hakk’ın, mâdem Onun bir kanun-u emri olan ruh, küçük bir âlem olan insan cisminde ve â’zasında bu vaziyeti gösteriyor. Elbette âlem-i ekber olan kâinatta o Zât-ı Vâcib-ül Vücud’un irade-i külliyesine ve kudret-i mutlakasına hadsiz fiiller, hadsiz sadalar, hadsiz dualar, hadsiz işler, hiçbir cihette Ona ağır gelmez. Birbirine mâni olmaz. O Hâlık-ı Zülcelâl’i meşgul etmez, şaşırtmaz, bütününü birden görür, bütün sesleri birden işitir. Yakın uzak birdir. İsterse, bütününü birinin imdadına gönderir. Her şey ile her şey’i görebilir, seslerini işitebilir ve her şey ile herşey’i bilir ve hâkezâ…

          ÜÇÜNCÜ NOKTA: Hayatın pek mühim bir mahiyeti ve ehemmiyetli bir vazifesi var. Fakat o bahis, hayat penceresinde ve Yirminci Mektub’un Sekizinci Kelimesinde tafsili geçtiğinden ona havale edip yalnız bunu ihtar ederiz ki:

          Hayatta hissiyat Sûretinde kaynayan memzuç nakışlar; pekçok esmâ ve şuunât-ı zâtiyeye işaret eder. Gâyet parlak bir surette Hayy-ı Kayyûm’un şuunât-ı zâtiyesine âyinedârlık eder. Şu sırrın îzahı, Allah’ı tanımayanlara ve daha tam tasdik etmeyenlere karşı zamanı olmadığından kapıyı kapıyoruz…

sh: » (S: 732)                      

                                                OTUZİKİNCİ  PENCERE

هُوَ الَّذِى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ اْلحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَ كَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا

قُلْ يَآ اَيُّهَا النَّاسُ اِنِّى رَسُولُ اللَّهِ اِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِى لَهُ مُلكُ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ يُحْيِى وَ يُمِيتُ         

Şu pencere, semâ-i Risaletin güneşi, belki güneşler güneşi olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın penceresidir. Şu gâyet parlak ve pek büyük ve çok nuranî pencere Otuzbirinci Söz olan Mi’rac Risalesiyle, Ondokuzuncu Söz olan Nübüvvet-i Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) Risalesinde ve ondokuz işaretli olan Ondokuzuncu Mektub’da, ne derece nuranî ve zâhir olduğu isbat edildiğinden, o iki Sözü ve o Mektubu ve o Mektubun Ondokuzuncu İşaretini bu makamda düşünüp, sözü onlara havale edip, yalnız deriz ki:

          Tevhidin bir bürhân-ı nâtıkı olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm Risalet ve velâyet cenahlarıyla, yâni kendinden evvel bütün enbiyanın tevatürle icmâ’larını ve ondan sonraki bütün evliyanın ve asfiyanın icmâ’kârane tevatürlerini tâzammun eden bir kuvvetle bütün hayatında bütün kuvvetiyle Vahdâniyyeti gösterip ilân etmiş. Ve Âlem-i İslâmiyet gibi geniş, parlak, nuranî bir pencereyi, mârifetullaha açmıştır. İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Rabbânî, Muhyiddin-i Arabî, Abdülkadir-i Geylânî gibi milyonlar muhakkikîn-i asfiya ve sıddıkîn o pencereden bakıyorlar, başkalarına da gösteriyorlar. Acaba böyle bir pencereyi kapatacak bir perde var mı? Ve onu ittiham edip, bu pencereden bakmayanın aklı var mı? Haydi sen söyle!

sh: » (S: 733)

OTUZÜÇÜNCÜ  PENCERE

َاْلحَمْدُ ِللَّهِ الَّذِى اَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا قَيِّمًا  الر كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ

          Bütün geçmiş pencereler, Kur’an denizinden bâzı katreler olduğunu düşün. Sonra Kur’anda ne kadar âb-ı hayat hükmünde olan envar-ı tevhid var olduğunu kıyas edebilirsin. Fakat bütün o pencerelerin menbaı ve mâdeni ve aslı olan Kur’ana gâyet mücmel bir surette, gâyet basit bir tarzda bakılsa dahi, yine gâyet parlak, nuranî bir pencere-i câmiadır. O pencere ne kadar kat’î ve parlak ve nuranî olduğunu, Yirmibeşinci Söz olan İ’câz-ı Kur’an Risalesine ve Ondokuzuncu Mektub’un Onsekizinci İşaretine havale ediyoruz. Ve Kur’anı bize gönderen Zât-ı Zülcelâl’in Arş-ı Rahmânîsine niyaz edip deriz:

رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَآ اِنْ نَسِينَآ اَوْ اَخْطَاْنَا  رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا  رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّآ اِنَّكَ اَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ  وَ تُبْ عَلَيْنَآ اِنَّكَ اَنْتَ التّوّابُ الرّحِيمُ

sh: » (S: 734)

İHTAR

          Şu Otuzüç Pencereli olan Otuzüçüncü Mektub, îmanı olmayanı inşâallah îmana getirir. îmânı zaîf olanın îmanını kuvvetleştirir. Îmânı kavî ve taklidî olanın îmânını tahkikî yapar. Îmanı tahkikî olanın îmânını genişlendirir. Îmânı geniş olana bütün kemalât-ı hakîkiyyenin medarı ve esası olan mârifetullahta terakkiyat verir; daha nuranî, daha parlak manzaraları açar. İşte bunun için, «Bir pencere bana kâfi geldi, yeter» diyemezsin. Çünki: Senin aklına kanaat geldi, hissesini aldı ise; kalbin de hissesini ister. Ruhun da hissesini ister. Hattâ hayal de o nurdan hissesini isteyecek. Binaenaleyh herbir pencerenin ayrı ayrı faideleri vardır.

          Mi’rac Risalesi’nde asıl muhatâb, mü’min idi; mülhid ikinci derecede istima’ makamında idi. Şu risalede ise muhatâb, münkirdir; istima’ makamlarında mü’mindir. Bunu düşünüp öylece bakmalı.

          Fakat maatteessüf mühim bir sebebe binaen şu mektub gâyet sür’atle yazıldığından ve hattâ müsvedde halinde kaldığından, elbette bana ait olan tarz-ı ifadede müşevveşiyet ve kusurlar olacaktır. Nazar-ı müsamaha ile bakmalarını ve ellerinden gelirse ıslahlarını ve mağfiret ile bana dua eylemelerini ihvanlarımdan isterim.

وَالسَّلاَمُ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى وَالْمَلاَمُ علَى مَنِ اتَّبَعَ الْهَوَى

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَ عَلَى اَلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ سَلِّمْ آمِينَ

Published in: on June 23, 2007 at 1:55 pm  Leave a Comment  

Arz ve Semanın Yaratılması

Arz ve Semanın Yaratılması

İKİNCİ MESELE: ثُمَّ¹ hakkındadır.
Ey arkadaş! Bu ayet, arzın semadan evvel yaratılmış olduğuna delalet eder ve
وَ اْلاَرْضَ بَعْدَ ذلِكَ دَحَيهَا²  ayeti de semavatın arzdan evvel halk edildiğine daldir. Ve ³كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا – ayeti ise ikisinin bir maddeden beraber halk edilmiş ve sonra birbirinden ayırd edilmiş olduklarını gösteriyor. Şeriatın nakliyatına nazaran, Cenab-ı Hak bir cevhereyi, bir maddeyi yaratmıştır, sonra o maddeye tecelli etmekle bir kısmını buhar, bir kısmını da mayi kılmıştır. Sonra mayi kısmı da, tecellisiyle tekasüf edip zebed (köpük) kesilmiştir. Sonra arz veya yedi küre-i arziyeyi o köpükten halk etmiştir. Bu itibarla, herbir arz için hava-i nesimiden bir sema hasıl olmuştur. Sonra o madde-i buhariyeyi bast etmekle yedi kat semavatı tesviye edip yıldızları içine zer’etmiştir ve o yıldızlar tohumuna müştemil olan semavat, in’ikad etmiş, vücuda gelmiştir.
Hikmet-i cedidenin nazariyatı ise şu merkezdedir ki: Görmekte olduğumuz manzume-i şemsiye ile tabir edilen güneşle ona bağlı yıldızlar cemaati, basit bir cevhere imiş. Sonra bir nevi buhara inkılap etmiştir. Sonra o buhardan, mayi-i nari hasıl olmuştur. Sonra o mayi-i nari, burudetle tasallub etmiş, yani katılaşmış; sonra şiddet-i hareketiyle bazı büyük parçaları fırlatmıştır. O parçalar tekasüf ederek seyyarat olmuşlardır; şu arz da onlardan biridir. Bu izahata tevfikan, şu iki meslek arasında mutabakat hasıl olabilir. Şöyle ki:
“İkisi de birbirine bitişikti, sonra ayrı ettik” manasında olan
كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا ’nın ifadesine nazaran, manzume-i şemsiye ile arz, dest-i kudretin madde-i esiriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Madde-i esiriye, mevcudata nazaran akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir. وَ كَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ4   ayeti, şu madde-i esiriyeye işarettir ki, Cenab-ı Hakkın arşı, su hükmünde olan şu esir maddesi üzerinde imiş. Esir maddesi yaratıldıktan sonra, Saniin ilk icadlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani esiri halk ettikten sonra, cevahir-i ferde kalb etmiştir. Sonra bir kısmını kesif kılmıştır ve bu kesif kısımdan, meskun olmak üzere yedi küre yaratmıştır. Arz, bunlardandır.
İşte arzın, hepsinden evvel tekasüf ve tasallub etmekle acele kabuk bağlayarak uzun zamanlardan beri menşe-i hayat olması itibarıyla, hilkat-i teşekkülü, semavattan evveldir. Fakat arzın bast edilmesiyle nev-i beşerin taayyüşüne elverişli bir vaziyete geldiği, semavatın tesviye ve tanziminden sonra olduğu cihetle, hilkati, semavattan sonra başlarsa da, bidayette, mebde’de ikisi beraber imişler. Binaenalahaza, o üç ayetin aralarında bulunan zahiri muhalefet, bu üç cihetle mutabakata inkılap eder.
İkinci bir cevap: Ey arkadaş! Kur’an-ı Kerim tarih, coğrafya muallimi değildir. Ancak, alemin nizam ve intizamından bahisle Saniin marifet ve azametini cumhur-u nasa ders veren mürşid bir kitaptır. Binaenaleyh, bunda iki makam vardır:
Birinci makam nimetleri, ihsanları, merhametleri göstermekle delail-i zahiriyeyi beyan etmekten ibarettir. Bu itibarla arz, semavattan evveldir.
İkinci makam azamet, izzet, kudret delillerini gösterir bir makamdır. Bu cihetle semavat, arzdan evveldir.
 
ثُمَّ– mabadinin, makablinden bir zaman sonra vücuda geldiğine delalet eder ki, buna “terahi” denilir. Demek burada arz ile semavat arasında bir uzaklık vardır. Bu uzaklık, arzın semavattan evvel halk edildiğine göre zatidir, aksi halde rütebi ve tefekküridir. Yani semavatın hilkati birinci ise de, tefekkürce rütbesi ikincidir; arzın hilkati ikinci ise de, tefekkürü birincidir. Yani, evvela arzın tefekkürü, sonra semavatın tefekkürü lazımdır. Buna göre ثُمَّ ile اِسْتَوَى5– arasında  6اِعْلَمُوا وَ تَفَكَّرُوا – mukadderdir.
Takdir-i kelam
ثُمَّ اِعْلَمُوا وَ تَفَكَّرُوا اَنَّهُ اسْتَوَى7– ilaahir, dir.

İşârâtü`l  İ`câz 237-238

1.sonra
2.Sonrada yeri yayıp döşedi.(Nâziat Sûresi:30)
3.Gökler ve Yer bitişik iken Biz onları birbirinden ayırdık.(Enbiya Sûresi :30.)

4.Arşı su üzerindeydi.(Hûd Sûresi)
5.T
esiye etti , düzenledi
6.Bilin ve düşünün
7.Sonra onun düzenledeğini bilin ve düşünün

Uykuya çalışanlar…

bediuzzaman.jpg 

Emirdağ’da ikamet ettiği günlerde, talebeleriyle her gün sabah namazından sonra ders yaparlardı. O günlerde yanında talebelerinden Ceylan, Ta­hiri ve Zübeyir kalıyordu.

Birgün sabah namazından sonra, Zübeyir’le Tahiri çok yor­gun ve uykusuz olduklarından odalarına çekilmiş uyuyorlardı.Bediüzzaman zile basarak talebelerini derse çağırdı. Diğerleri uykuda olduğu için Ceylan koşarak geldi. “Diğerleri nerede?” diye sordu Bediüzzaman. Ceylan:“Çalışıyorlar Üstadım” dedi. Bediüzzaman, “Çağır gelsinler” dedi.Biraz zaman geçtikten sonra kimse gelmeyince, Bedi­üzzaman tekrar zile bastı. Yine karşısında Ceylan’ı görünce:“Ben hepinizi çağırmadım mı?” dedi. Ceylan yine:“Üstadım arkadaşlar çalışıyorlar, meşguller” dedi.Bediüzzaman merakla, “Fesübhanallah,” dedi, “neye çalışıyorlar?”Ceylan durumu açıklamak zorunda kaldı. Lâtifeli bir şekilde:“Uykuya çalışıyorlar Üstadım” dedi.Bediüzzaman, Ceylan’ın bu lâtifesine güldü:“Çabuk çağır gel onları, ders yapacağız” dedi.

Biraz sonra hepsi geldi ve derslerini yaptılar.

“Bediüzzaman’la Yaşayan Öyküler-1” kitabından.

Ömer Faruk Paksu …Nurpenceresi…

Published in: on May 31, 2007 at 10:20 pm  Leave a Comment  

Yanlış tanıtılmaya çalışılan bir dahi: Bediüzzaman Said Nursî Prof. Dr. Ahmet Akgündüz

Yanlış tanıtılmaya çalışılan bir dahi: Bediüzzaman Said Nursî Prof. Dr. Ahmet Akgündüz

1876 yılında Bitlis’in Hizan kazası­nın Nurs köyünde dünyaya gelen, 23 Mart 1960 tarihinde Urfa’da dar-ı bekâya intikal eden Bediüzzaman gibi 80 sene dolu dolu bir hayat yaşamış bir dahi ve müceddid hakkında, bize verilen kısa bir zaman içerisinde doyurucu bir şeyler söylememizi bizden beklememelisiniz. Ancak “bir şey tamamiyle elde edilmese de, tamamiyle de terk edilmemeli” kaidesince, denizden bir katre mesabesinde bazı haki­katleri burada ifade etek istiyorum. Söyleyeceklerimizi ana başlıkla­rıyla özetleyeceğiz:

Cumhuriyet Nesli Bediüzzaman’ı Yanlış Tanıyor

Tarih bize gösteriyor ki, başta peygamberler ve onların gerçek mirasçıları olan din adamları olmak üzere, insanlık âlemi, büyük insanların kıymetlerini zamanında tam takdir edememişlerdir. Sonradan ise, bu takdir edememenin ceza­sını, hem muasırı olan insanlar ve hem de onların nesilleri çekmişlerdir. Hemen hemen bütün peygamberler, bu fikri­mize müşahhas birer misal olarak verilebileceği gibi, İmam-ı Âzam ve Ahmed bin Hanbel gibi İslâm âlimleri de, bu acı hükmü teyid eden canlı misallerdendir.

Tespitlerimize göre, asrında tam anlaşılamayan şahsiyetlerin bu asrımızdaki en güzel misali de, tebliğimizin mevzuunu teşkil eden Bediüzzaman Said Nursî’dir. İslâmî ilimlerdeki dâhiyane vukufu, hususan iman hakikatleri mevzuundaki asrın anla­yışına uygun ve harika izahları ve seksen yıllık istikametle hak üzerinde devam eden Allah, din ve millet-i İslâmiye uğrundaki gayret ve mücahedeleri bütün İslâm âleminde duyulduğu ve takdir edildiği halde, hâlâ kendi ülkesinde yanlış tanınan veya tanıtılmak istenen bir şahsiyet var; o da Bediüzzaman’dır.

Bu yüz karası hale, Türk ilim adamının ve münevver Türk araştırmacılarının çok kısa bir zamanda son vermeleri gerekmektedir; aksi takdirde tarih, gözünü kapa­yıp gündüzü kendisine gece yapanları çok kötü yargılaya­caktır.

Cumhuriyet nesli, Bediüzzaman’ı yanlış tanımaktadır ve daha doğrusu, senelerdir devletin bütün imkânları ve buka­lemun türünden aydınlar kullanılarak, Bediüzzaman Cum­huriyet nesline kötü tanıtılmaya çalışılmıştır. Onun müca­delesini tanımayan ve eserlerini okuyup talebelerini görme­yen, cahil veya aydın her Cumhuriyet nesli, Bediüzzaman, Said Nursî veya Risale-i Nur kelimelerini duyunca, yapılan telkinler sunucu, Kürtçü, bölücü, gerici ve devlet düşmanı bin insan ve eser hayaline bir nevi mecbur edilmiştir.

İstih­barat teşkilatımızın bu zât ve eserleri ile alakalı raporlarını; silâhlı kuvvetlerimize dağıtılan bölücü faaliyetlerle alakalı bilgilendirici eserlerin konuyla ilgili bölümlerini; 12 Eylül Hareketinden sonra YÖK eliyle bütün üniversitelerimize da­ğıtılan bölücü örgütler kitabının ilgili başlığını ve bunların tesirinde fikrini geliştirmiş ilim adamlarımızın sohbetlerini okur yahut mütalaa ederseniz, Bediüzzaman’ı asla sevemem.

Halbuki nasıl senelerce, dünyaya adalet tevzi eden ecdadı­mızı bize barbar ve kızıl sultanlar diye takdim etmişler, öyle de, İslâm düşmanları şahsiyetinden ve eserlerinden çok korktukları Bediüzzaman ve eserlerini de öyle yanlış ve kötü tanıtmışlardır. Ancak güneşin balçıkla sıvanamayacağı haki­katini unutmuşlardır. Ne acıdır ki, son 10 yıldan önceye ka­dar güvenlik kuvvetlerimiz de bu menfî propagandanın te­siri altında kalmıştır. Vatanı için hayatını ortaya koyan bu büyük dâhiyi, bir vatan haini gibi değerlendirmiştir.

Meseleyi uzatmamak için sadece bu menfî vasıflardan bi­risi üzerinde duracağım. Geriye kalanları da, sizin idrakleri­nize havale ediyorum. Ne zaman Bediüzzaman ve onun eserlerinden bahsetseniz, siz ister Türk olun, ister Arap olun ve isterse de Osmanlı Hanedanından olun, Kürtçü damga­sını yersiniz. Halbuki dünyada Kürtçülük ve Risale-i Nur kadar birbirine zıt iki kelime bulunmadığı gibi, Türkiye’deki bölücü Kürtçü hadiselere karşı, Risale-i Nur’dan daha mü­kemmel bir panzehir asla bulunamaz. Mevzuyu isterseniz biraz açalım ve bazı müşahhas misaller verelim:

Birincisi:

Bir kısım araştırmacılar, Bediüzzaman’ın Cumhuriyetten önceki yıllarda Said-i Kürdî unvanını kullandığını da ileri sürerek, onun doğuda bir Kürt devleti kurmak gayesiyle 1918’de tesis edilen Kürt Teali Cemiyetinin üyesi olduğunu ve bölücü faaliyetlerde bulunduğunu iddia ediyorlar. Bu id­dialarını desteklemek üzere, aynı cemiyetle beraber çalıştı­ğını ileri sürdükleri Kürt Neşr-i Maarif Cemiyeti kurucuları arasında Bediüzzaman’ın da bulunmasını, fevkalade bir de­magoji ile serrişte ediyorlar.[1] Bu iddiaların hiçbir esasa da­yanmadığını yapılacak kısa bir inceleme hemen ortaya koya­caktır.

Evvela: Osmanlı Devleti kavim ve ırk esasına değil, din esasına dayanan bir devletti. Bu sebeple Müslüman olmak şartıyla millet farkı son 20-30 yıl bir tarafa bırakılırsa ehem­miyet arz etmediğinden, Doğudaki bazı bölgelere Kürdistan Eyaleti yahut Bilad-ı Ekrad denilmesi ve orada yetişmiş devlet veya ilim adamlarına da Kürdî lakabının verilmesi, o zâtın tanınması için kullanılan resmî bir ifade tarzıydı. Said-i Kürdî lakabı bu mana ile kullanılmış ve ne zaman ki Cum­huriyet kurulur bu ifade yanlış anlaşılmaya başlanınca, biz­zat Bediüzzaman bunu Said-i Nursî şeklinde değiştirmiştir. Bununla da yetinmeyip eski eserlerindeki Kürdistan veya Bilad-ı Ekrad ifadelerini dahi vilayat-ı şarkiyye şeklinde de­ğiştirdiğini neşredilen eserleri ispat etmektedir.

Saniyen: Kürt Teali Cemiyeti ile Kürt Neşr-i Maarif Cemiyeti ara­sında organik bir bağ yoktur ve maksatları da aynı değildir. Tarık Zafer Tunaya, bu cemiyetin kuruluşunu 1919’­­da de­mişse de, neşrettiği belgenin tarih ve kaynağını kaydetme­miştir. Ancak belgeyi, öylesine işlemiştir ki, mütalaa edenler, Bediüzzaman’ı Kürt Teali Cemiyeti üyesi zannederler.

Hal­buki ikisi arasında hiçbir alaka yoktur. Bedi­üz­za­man, İstan­bul’a ilk defa geldiği 1907’lerden beri, Şarkta bir darülfünun açılmasını müdafaa ettiği zaten bilinmektedir. Hata Sul­tan Reşad’dan bu gaye ile belli bir tahsisatta almıştır.[2] Her ne ka­dar Kürt Neşr-i Maarif Cemiyetinin ne zaman, han­gi gaye­lerle ve hangi kurucularla tesis edildiği de tam belli değilse de, belli olsa ve Bediüzzaman da bu cemiyetin kurucuları arasında bulunsa bile, bunda garipsenecek bir cihet yoktur.[3]

Zira Bediüzzaman, Şarkta maarifin geliştirilmesi ve bir üni­versite açılması için başından beri gayret göstermektedir. Bu cemiyet, Erzurum yahut Bayburt Kültür ve Eğitim Vakfı gi­bidir.

Salisen: Kürt Teali Cemiyetinin reisi olan Seyyid Abdül­kadir’den gelen teklife verdiği şu cevap ise meseleyi kökünden hallet­mektedir:

“Allah-u Zülcelal Hazretleri Kur’ân-ı Ke­rimde, ‘Öyle bir kavim getireceğim ki, onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever’ buyurmuştur. Ben de bu beyan-ı İlahî karşı­sında düşündüm. Bu kavmin, bin yıldan beri âlem-i İslâmın bay­raktarlığını yapan Türk milleti olduğunu anladım. Bu kah­raman millete hizmet yerine ve 450 milyon (o zaman ki İslâm âleminin nüfusu) kardeş bedeline, birkaç akılsız kavmi­yetçi (bir kısım Kürtçü) kimsenin peşinden gitmem.”[4]

İkincisi:

Bediüzzaman ile alakalı yanlış tespit ve yorumlardan biri de, onun Şeyh Said ile karıştırılması veya en azından Şeyh Said isyanına destek vermiş olduğunun yayılmasıdır. Maale­sef, gerçekle uzaktan yakından alakası olmayan bu tespit, güvenlik raporlarına yazıldığı gibi, vatanperver ilim adam­larının zihinlerine de yer etmiş durumdadır. Şeyh Said’in Bediüzzaman gibi bir dâhiyi yanına almak isteyişi doğrudur; ancak bu büyük âlimin mezkûr teklif karşısında takındığı tavır, kasten yanlış aksettirilmiştir. Buyurun Şeyh Said’e olan cevabını beraber okuyalım:

“Türk Milleti, asırlardan beri İslâmiyetin bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiş­tirmiş ve şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslümanız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştırmayınız. Bu şer’an caiz değildir. Kılıç, harici düşmana karşı çekilir. Dahilde kılıç kullanılmaz. Bu za­manda yegâne kurtuluş çaremiz, Kur’ân ve iman hakikatlarıyla tenvir ve irşad etmektir. En büyük düşmanı­mız olan cehaleti izale etmektir, teşebbüsünüzden vazgeçi­niz. Zira akim kalır. Bir kaç cani yüzünden binlerce kadın ve erkekler telef olabilir.”[5]

II. Bediüzzaman, Büyük Bir İslâm Âlimi ve Asrın Mü­ceddididir

Bediüzzaman’ın ilmî şahsiyeti de, İslâm âleminde ve Türkiye dışında bütün dünyada tam olarak takdir edildiği halde, Türkiye’de özellikle ilim adamları çevresinde yete­rince tanınmamıştır. Bunda yapılan menfî propagandaların tesiri büyüktür.

Bir zamanlar, İlâhiyat öğretim üyelerinin Doç. yahut Prof. olabilmeleri için, Bediüzzaman ve onun 6.000 küsur sayfayı bulan Risale-i Nur adlı eserleri aleyhinde konferans yahut makale bulunması şartı arandığını, hadiseyi yaşayan hocalarımız anlatmaktadır. Eserlerinin bir çoğu, başta Arapça, İngilizce, Almanca ve Urduca gibi ona yakın lisana tercüme edilen ve hakkında Avrupa’da ve İslâm âleminde doktora tezleri yapılan bir dâhi hakkında, Türk ilim çevresinin bigane kalması elbette ki üzücüdür.

Bediüzzaman’ın kelâmda müceddid, muasırları arasında mümtaz bir yeri olan müfessir, yüzlerce hadisi, senedleriyle birlikte nakledecek kadar muhaddis ve kısaca akranlarının fevkinde bir İslâm âlimi ve dahi olduğunda, dost ve düş­man­ları ittifak halindedirler.

Gerçekten Bediüzzaman’ın, İs­lâ­mî ilimlerin temelini teşkil eden ve içlerinde “Mirkat” gibi İslâm nazarî hukukuna ait usul-i fıkıh metni; İslâm felsefesi ve kelâm hakkında Adu­duddin tarafından kaleme alınmış müs­tesna bir eser olan “Mevafık”; mantık ilminin özeti de­mek olan “Süllem” ve benzeri 90 çeşit kitabı hafızasına aldığı, bunları ayda bir evrad gibi tekrar ettiği ve Arap dilinin en mükemmel lügati olan “Kamus”u “Sin” harfine kadar keli­mesi kelimesine ezberlediği, çok iyi bilinen ilmi cihetlerin­dendir.

Bu kesbî gayrete bir de Allah’ın ihsanı demek olan muhakeme, zekâ ve vehbi diğer vasıflar eklenince, muasır­ları tarafından “Bedi­üzzaman”, yani zamanının eşsiz bir al­lamesi ünvanıyla vasıflandırılmaması için hiç bir sebep kal­mamıştır.

Bediüzzaman’ı diğer İslâm âlimlerinden en ayırıcı özel­liği, asırlarca İslâm âlimleri arasında ihtilaf vesilesi olmuş ve bir türlü halledilememiş bir kısım itikadî meseleleri, asrımı­zın insanının anlayışına uygun olarak farklı bir metotla izah edebilmesidir. Buna ilim ve san’at asrı olan asrımızdaki bir kısım felsefî meseleleri de eklerseniz, Bediüzzaman gibi bir allameye ve Risale-i Nur gibi bir Kur’ân tefsirine olan ihti­yacı daha iyi takdir edersiniz.

Burada bir tespitimi belirtmek istiyorum. Asrımızın mümtaz âlim ve müfessirlerinden olan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’ân Dili adlı eserini mütalaa et­tim. O büyük allamenin, bütün ilmî vukufuna ve aklî dira­yetine rağmen, 21 meselede son sözü söyleyemediğini ve söylese dahi ancak İslâmî ilimler alanında belli bir merte­beye ulaşmış insanların ona muhatap olabileceğini gördüm. Bu meselelerin, ruhun mahiyeti ve ispatı, kader meselesi, haşrin ispatı, mi’racın cesedle mi, ruhla mı gerçekleştiği me­selesi, Allah’ın ispatı ve benzeri itikada ait meseleler oldu­ğunu sadece hatırlatmakla yetiniyorum.

Halbuki Bediüzzaman, ölümden sonra tekrar dirilmek demek olan haşir meselesini, İbn-i Sina gibi bir dâhinin “Ha­şir aklî metotlarla anlaşılabilecek bir mesele değildir; nasıl nakledildiyse öyle iman ederiz” demesine rağmen, Onuncu Söz adını verdiği eserde öylesine izah ve ispat etmiştir ki, neti­cede, “Bu eserimi idrak ve izanla iyi mütalaa et; eğer haşir meselesini iki kere iki dört eder derecesinde anlamazsan, gel iki parmağını gözüme sok” hükmünü, okuyanın vicdanı te­fessüh etmemek şartıyla, bir tahdis-i nimet olarak ilan et­mektedir.[6]

Eski kelâmcıların ancak büyük âlimleri muhatap alarak müstakil kitaplarda halletmeye çalıştığı; mesela Sa’deddin Teftezani’nin Telvihat başlığı altında 40 küsur sayfada izah edebildiği kader ve cüz’î irade meselesini, 5-10 sayfa içinde ve hem de herkesin anlayabildiği şekilde izah edebilmesi, zikredilmesi gereken mühim yönlerindendir.[7]

Hatta bir za­manlar Pakistan Maarif Nazırlığı yapan Ali Ekber Şah, kader meselesi ile alakalı bir meselesini, 40 sene dolaştığı İslâm âleminde halledemediği halde, Bediüzza­man’la yaptığı 40 dakikalık sohbet neticesinde hallettiğini, Türkiye’den ayrıl­dık­tan sonra uğradığı Mısır’da Cumhuriyet gazetesinde bir makale halinde neşretmiştir.

Özellikle materyalizmin tek hedef haline getirdiği Allah’ı inkâr hareketleri karşısında, asrın idrakine uygun tarzda tevhid, yani Allah’ın varlığı ve birliği hakkındaki Kur’ân âyetlerini fevkalade bir şekilde tefsir etmesi ve vicdanı tefes­süh etmişlerin dışında akıl ve idrak sahibi herkese Allah’ın varlığını ispat etmesi, yine zikredilmesi gereken misaller­dendir. Kâinatın varlığını tabiata ve sebeplere veren zihni­yeti Tabiat Risalesiyle alt-üst eden Bediüzzaman, Otuzuncu Söz ile felsefenin dinsiz kesimini susturmuş; Yirmi İkinci Söz ile de gerçek tevhid inancının esaslarını bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir.

Geçenlerde elime geçen Allah maddesi ile alakalı bir ansiklopedi maddesinde, Bediüzzaman’ın fevkalade izahlarından habersiz gibi görünen bir ilim adamımızın, Al­lah maddesini hicri 5. asırdaki bir mü’mini muhatap kabul ederek kaleme almış olması ve bir üniversite gencinin de, bana göstererek, “Hocam, böyle bir ansiklopedide, Allah inancı asrımızın insanı da göz önüne alınarak yazılamaz mıydı?” diye sorması, Risale-i Nur gibi bir Kur’ân tefsirinden istifade etmemekte direnen ilim adamlarımızın acı hallerini gözlerimin önünde canlandırmıştır. Yeni neslin bigane kal­mama­sını ümit ediyorum.

Siz, misal olarak zikrettiğimiz bu üç meseleye, mi’racın mahiyeti ve ispatını, arş-ı âzam, kâb-ı kavseyn gibi İslâmî ıs­tılahların gerçek ve ma’kul manalarını; Kur’ân’ın mu’cize ol­duğunun ispatını; meleklerin ve ruh âleminin ispatını ve kı­saca asrımızda gündeme gelen yahut itiraz edilen iman ve İslâm hakikatlarına dair her türlü izahı da ekleyebilirsiniz. Ve bu denilenlerin ispatı için 6000 sayfayı bulan Risale-i Nur’u mütalaa edebilirsiniz.

III – Sosyal ve Siyasî Hayata Ait İslâmın Yüce Düsturlarını İzah Etmiştir

Bediüzzaman, sadece nazariyat insanı değil, aynı za­man­da üç devir görmüş, yani mutlakiyet, meşrutiyet ve cumhuriyeti yaşamış bir tatbikat adamıdır. Kendi şahsî ubu­diyetini asla ihmal etmediği gibi, başta Osmanlı Devleti ve daha sonra da Türkiye olmak üzere bütün âlem-i İslâmda ve hatta tüm dünyada meydana gelen siyasi ve sosyal hadise­leri de İslâmın ulvî düsturlarına göre değerlendiren ve tes­pitini İslâma göre yapan nadide bir dâvâ adamıdır. Zaman, hep onu haklı çıkarmış ve aksi fikirde olanları utandırmıştır. Şimdi tespitlerinden bir iki misal verelim:

Birincisi:

Bediüzzaman, sadece Osmanlı devleti ve Türkiye’de de­ğil, bütün âlem-i İslâmda, İslâma hizmet için müsbet hare­keti rnüdafaa eden nadide şahsiyetlerdendir. Ona göre, Tür­kiye dâr-ı İslâmdır ve İslâm diyarı olan bir beldede, imana ve İslâma hizmet, ancak müsbet hareketle ve dahilî emniyet ve asayişi asla zedelemeden, bilakis teyid etmekle mümkün­dür. Son mektubundaki şu ifadeler, gerçekten enteresandır. (Özetle şöyle diyor):

“Bizim vazifemiz, müsbet hareket et­mektir. Menfî hareket değildir. Allah rızasını düşünerek sırf iman hizmetini yapmaktır. Allah’ın vazifesine karışmamak­tır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hiz­meti içinde, her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükelle­fiz.

“Mesleğimizde kuvvet var, fakat bu kuvvet, asayişi muha­faza etmek içindir. Kur’ân’ın vaaz ettiği bir düstur ile, ‘Bir cani yüzünden, onun kardeşi, hanedanı, çoluk çocuğu mesul olamaz.’ Bunun içindir ki, bütün hayatımda, bütün kuvve­timle asayişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak haricî tecavüze karşı kullanılabilir. Manevî ci­hadın en büyük şartı da, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenab-ı Hakka aittir; biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz. Haricî teca­vüzlere karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk çocuğu ganimet hükmüne geçer. Dahilde ise öyle değildir. Dahildeki hareket, müsbet bir şekilde manevî tahribata karşı manevî ihlas sırrı ile hareket etmektir.”[8]

Bediüzzaman’ı pasiflikle suçlayanlar, netice itibariyle onu takdir etmek mecburiyetinde kalmışlardır. 28 sene hapisha­neden hapishaneye sürüldüğü ve defalarca merkezden gö­revli hakimler tarafından haksız ithamlarla yargılandığı halde, bırakınız devlete karşı cephe almayı, kendisini asılsız iddialarla idam talebiyle yargılayan savcıya beddua dahi etmemiştir.

Bilindiği gibi iki çeşit hareket vardır. Birincisi, rüzgârın hareketine benzer, gürültüsü-patırtısı çoktur, ancak müsbet ve faydalı bir neticesi yoktur. İkincisi ise, güneşin hareketidir ve sessiz sadasız gelir ise de, meyveleri ve fay­daları nihayetsizdir. İşte Bediüzzaman manevî bir güneş olan İslâmiyeti temsil ettiğinden ikinci tarz hareketi tercih etmiştir. Elini kelepçelemeye gelen güvenlik görevlisine dahi, kelepçede san’­at var deyip ona iman dersi vermeye ça­lışmıştır. Neticeleri bugün ortadadır. Zira imanın karşısında küfrün beli kırılmıştır.

İkincisi:

Bediüzzaman, Müslüman fertler ve cemaatler arasında birlik ve beraberliği sağlamak için ihlas ve uhuvvet düstur­ları adı altında bütün cihanı birbirine bağlayacak İslâmın ulvî düsturlarını fevkalade maharetle izah etmiştir. Ehl-i imanın çeşitli cemaatler halinde olmasını, bir ordudaki farklı bölük ve taburlara yahut bir çarşıdaki çeşitli mağazalara ve­yahut da Kur’ân bahçesinde dikilmiş farklı güllere ve meyve ağaçlarına benzeten Bediüzzaman, bu kardeşlik halinin mu­hafazası için hayatı boyunca gayret göstermiştir. 80 yıllık bir uzun ömür boyunca asla taviz vermediği bu düsturlardan bazılarını size de hatırlatmak istiyorum:

İkisi de Müslüman ve ikisi de hak yolda olan ve hatta veliyyullah olduğu bilinen iki ehl-i imanın nasıl birbirine düştüklerini izah için, şu hakikatı hatırlatmıştır:

“Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez’ düsturunun sırrıyla, ehl-i velayet, gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir veli dahi, hasmının hakiki halini bilmedikleri için, haksız olarak mübareze etmesini, Cennetle müjdelenen Aşere-i Mü­beşşere denilen sahabenin arasındaki muharebe gösteri­yor. Demek iki veli, iki ehl-i hakikat, birbirini inkâr etmekle makamlarından sukut etmezler. Bu sırra binaen, ‘Öf­kele­rini yutanlar ve insanlardan sadır olan kusurları affeden­ler’ mealindeki âyette mevcut olan uluvv-i cenab düstu­runa ittiba etmek; avam-ı mü’mininin şeyhlerine karşı hüsn-ü zanlarını kırmamakla imanlarını sarsılmadan muhafaza et­mek; ehl-i imanın haksız itirazlara karşı haklı, fakat zararlı hiddetlerinden kurtarmak ve din düşmanlarının iki hak gru­bun arasındaki husumetten istifade ederek, birinin silâhıyla, itirazıyla ötekini cerhetmek ve ötekinin delilleriyle berikini çürütüp, ikisini de yere vurmak ve çürütmekten şiddetle ka­çınmak icab etmektedir… Kısaca bu asırda ehl-i iman herkes kendini ma’zur biliyor ve ondan niza çıkıyor. Müslümanla­rın niza’­ın­dan da ehl-i hak zarar ediyor ve ehl-i dalalet isti­fade ediyor.”[9]

Uhuvvet düsturları adı altında şunları tespit ediyor:

“Sen mesleğini ve fikirlerini hak bildiğin vakit, ‘Mesleğim haktır veya daha güzeldir’ demeye hakkın var. Fakat, ‘Yalnız hak ve güzel olan benim mesleğimdir’ demeye hakkın yoktur. Her söylediğin hak olsun. Fakat, her hakkı söylemeye se­nin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat, her doğruyu demek doğru değildir.”[10]

IV- İstikbale Ait Tespit ve Görüşlerini Zaman ve Hadiseler Tasdik Etmiştir

Bediüzzaman, sadece bir din âlimi değil, aynı zamanda bir mütefekkir ve dâhidir. Doğrudan doğruya Kur’ân’dan ilham alarak Risale-i Nur adlı eserlerde muhtaçlara sunduğu haki­katler, sadece mazi ve hali değil, istikbali aydınlatmıştır de­nilebilir. 20. asrın İslâmiyet açısından meş’um olan suratı, onun ümidlerini ye’se çevirememiştir. En sıkıntılı günlerde dahi, herkes me’yus iken o ümidini arttırarak devam ettir­miştir.

“Ümitvar olunuz! Şu istikbal inkılabatı içinde en yük­sek gür sada, İslâmın sadası olacaktır” diyerek haykırırken âlem-i İslâmla alakalı hep müjdeli haberler vermiştir. Devle­tin yaptığı hayatî hatalarda ise, acı da olsa, en yüksek ma­kam seviyesinde yetkilileri ikaz etmeyi de bir millî ve dinî görev addetmiştir. İşte bu iki hale birer misal vererek tebli­ğimizi bitirelim:

 Birincisi:

Amerikalı ilmî verilere dayanarak tespitlerde bulunan mütefekkirler ve siyaset adamları dahi Rusya’nın yıkılışına ve komünizmin çöküşüne ihtimal vermezken, Bediüzzaman, komünizmin çökeceğini ve buna dayanan Rusya’nın yıkıla­cağını, 1910’da gittiği Tiflis’te Rus polise söylemiştir:

Tiflis’teki Şeyh San’an tepesine çıkıp çevreyi seyreden Be­diüzzaman’a Rus polisi sorar:

“Niye böyle dikkat ediyorsun?”

Bediüzzaman: “Medresemin planını çiziyorum.” (Hatta talebesi Mustafa Sungur’a, sen medresemin temellerini ata­caksın diye sonradan müjdelemiştir.)

Rus polisi: “Nerelisin?”

Bediüzzaman: “Bitlisliyim.”

Rus polisi: “Bu Tiflis’tir?”

Bediüzzaman: “Bitlis, Tiflis birbirinin kardeşidir.” (Ger­çekten 1990 yılında kardeş şehir ilan edilmiştir.)

Rus polisi: “Ne demek?”

Bediüzzaman: “Asya’da birbiri arkasında üç nur inkişafa başlıyor. Sizde biri biri üstünde üç zulmet inkişafa başlaya­caktır. Şu istibdat perdesi yırtılacak, ben de gelip burada medresemi yapacağım.” (Gerçekten Çarlığın yıkılışı birinci zulmet, komünizmin gelişi ikinci zulmet ve komünizmin çö­küp Rusya’nın yıkılışı da üçüncü zulmetin inkişafıdır.)

Rus polisi: “Heyhat! Şaşarım senin ümidine!”

Bediüzzaman: “Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın de­vamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her ge­cenin bir neharı vardır.”

Rus polisi: “İslâm parça parça olmuş.”

Bediüzzaman: “Tahsile gitmişler. İşte Hindistan, İslâmın kabiliyetli bir veledidir; İngiliz mekteb-i idadisinde çalışıyor (Bilindiği gibi kısa zamanda ve diplomatik yolla istiklaline kavuşmuş ve Pakistan doğmuştur). Mısır, İslâmın zeki bir mahdumudur; İngiliz mekteb-i mülkiyesinden ders alıyor (Bilindiği gibi o zaman işgal altında olan Mısır, İngiliz istila­sından diplomatik yolla kurtulmuştur). Kafkas ve Türkistan, İslâmın iki bahadır oğullarıdır. Rus mekteb-i harbiyesinde talim ediyorlar… (Açıkça bunların istiklalinin az da olsa silâh zoruyla olacağı belirtiliyor.) Yahu şu asilzade evlad, diplo­malarını aldıktan sonra, her biri bir kıt’anın başına geçecek­tir.”[11]

Gerçekten o günler gelmiştir ve yakında Rusya’da bir düzine Müslüman Türk Devleti doğacaktır .

İkincisi:

Doğu ve Güneydoğu meselesinde devlet adamlarına, hem Cumhuriyetin başında, Millet Meclisinde irad ettiği nutkunda ve hem de 1955’te Başbakan Adnan Menderes ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a gönderdiği mektupta, çarenin tarihte aranması gerektiğini ve asırlarca bu bölgeleri Os­manlı devletine bağlayan bağın İslâm kardeşliği olduğunu, Türklerin İslâmın kahraman bayraktarı olmaları sebebiyle diğer Müslüman milletler tarafından hürmet gördüğünü ıs­rarla belirtmiştir. Bir ifadesinde, “Sultan Selime biat etmişim, onun ittihad-ı İslâmdaki fikrini kabul ettim. Zira o, Şark vi­layetlerini ikaz etti, onlar da ona biat ettiler. Şimdiki Şarklı­lar, o zamandaki Şarklılardır”[12] diyerek İdris-i Bitlisî tarafın­dan bütün Doğunun kendi istek ve arzularıyla Osmanlı devletine itaat ettiğini ve bu itaat halinin tam 341 sene isyan­sız devam ettiğini ifadeye çalışmıştır.

II. Meşrutiyet’ten sonra isyan eden bazı Şarktaki aşiret reislerine de, Cemal Kutay’ın ifadesiyle asrımızın İdris-i Bitlisî’si olarak şu tarihi dersi vermiştir: “600 seneden beri tevhid bayrağını umum âleme karşı yücelten bizim şanlı Türk pederlerimize, kuvvet ve ce­saretimizi hediye edelim. Ona bedel, onların akıl ve ma’rifetinden istifade edeceğiz ve asaletimizi de gösterece­ğiz. Elhasıl Türkler bizim aklımız, biz onların kuvvetiyiz; hep beraber bir iyi insan oluruz.”[13]

28.4.1955 tarihli dilekçe­siyle de, sanki bugün Doğuda meydana gelen hadiseleri gö­rürcesine, tedbir alınmazsa ileride devleti çok büyük tehli­kelerin beklediğini ve bu tehlikeleri önlemenin tek çaresinin İslâm kardeşliğine sarılıp asırlarca bu bölge insanlarını Os­manlı ordularında gönüllü bölükler haline getiren ve Os­manlı devletine itaati ibadet telakki ettiren ruhu ihya etmek olduğunu açıkça ihtar etmiştir.[14]

Netice olarak, birbirine benzeyen ağaçları yekdiğerlerin­den ayıran meyveleridir. Yirmi sekiz sene hapis hayatı yaşa­dıktan ve seksen sene dopdolu bir hayat yaşadıktan sonra bundan 30 sene evvel ebediyete intikal eden Bediüzzaman ağacının meyveleri ortadadır. Rahmetli Osman Yüksel’in ta­biriyle, “Şimdi Türkiye’de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin, önünde hürmetle durması lazım gelen bir kuvvet vardır: Said Nursî ve talebeleri.”[15]

 

Bu makale, 16 Mart 1991 yılında İstanbul’da düzenlenen “Vefatının 30. Yılında Bediüzzaman Said Nursî’nin Fikirleri ve İslâm Düşüncesindeki Yeri” konulu 1. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumunda tebliğ olarak sunulmuştur.

nurpenceresi.com

Published in: on May 19, 2007 at 7:47 pm  Leave a Comment  

Said Nursî BEDİÜZZAMAN… Resimleri…

Said Nursî BEDİÜZZAMAN…  Resimleri



Bitlis’te Hizan’a bağlı Nurs Köyü’ndeki dünyaya geldiği ev

Bediüzzaman’ın ilk tahsilini yaptığı, Nurs köyü yakınlarındaki Tağ köyü medreseleri

Bediüzzaman’ın Miran Aşireti Reisi Mustafa Paşa’yı ziyareti esnasındaki gençlik hali.

1907’de İstanbul’a geldiğinde kaldığı Şekerci Han. (Fatih)

1908’de hükümet tarafından gönderildiği Toptaşı tımarhanesi (Üsküdar)

1911’in kışında bir Cuma günü kalabalık bir cemaate hitap ettiği Şam’da Emeviye Camii

Bediüzzaman’ın düşerek hayati tehlike atlattığı Van Kalesindeki mağaraların görünümü.

Birinci Dünya Savaşı esnasında gönüllü alay komutanı iken çekilen fotoğrafı


Birinci Dünya Savaşı esnasında Rus ve Ermenilere karşı çarpıştığı Bitlis Dideban dağları ve kalesi

Bediüzzaman’ın Bitlis’te yaralı olarak içinde 30 saat beklemek zorunda kaldığı ve esir edildiği su arkının ağız kısmı tahta ile kapalı halde. 1971’de CENTO yolu yapılmadan önceki hali.

Rusya’daki esaretinden İstanbul’a dönerken Alman resmi makamları tarafından çekilen fotoğrafı

1918’de Dârü’l-Hikmetü’l-İslâmiye azası iken yeğeni Abdurrahman ile çektirdiği fotoğraf

1926’da hükümet tarafından Barla’ya sürgün edildiğinde ilk olarak kaldığı Muhacir Hafız Ahmed’in evi

Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Barla’ya ilk geldikleri zaman hükümetin isteği üzerine çekilen ve Ankara’ya gönderilen fotoğrafı.

1926’dan itibaren Barla’da 8,5 sene kaldığı ve “Nur’un ilk medresesi” olarak kabul ettiği ev.


“Nur’un ilk medresesi” olarak kabul edilen evin bir başka açıdan görünüşü

Isparta’da bir talebesi ile gezi ve tefekkür için dağa çıkarken

Kastamonu’ya getirildiğinde üst katında 2 ay kaldığı polis karakolu

Kastamonu’da iken kaldığı polis karakolunun karşısındaki ev

Kastamonu’da iken kaldığı ev ile karşısındaki polis karakolunun birlikte görünüşü

Kastamonu Karadağ’da kırlarda tefekkür ederken uğradığı Karaağaç

1948 yılında kaldığı Afyon Uzunçarşı’daki evi

Afyon Hapishanesinde resmi makamlar tarafından çekilen fotoğrafı

Afyon Mahkemesi esnasında resmi makamlar tarafından çekilen fotoğrafı

Afyon Hapishanesinde çekilen bir fotoğrafı

Said Nursi ve Talebeleri Afyon Mahkemesine Götürülürken

Afyon Hapishanesi çıkışında talebeleri Mehmet Çalışkan (solda) Süleyman Rüştü Çakın (solda) ve Osman Çalışkan (sağda) ile birlikte

Emirdağ’da iken kaldığı ev

Emirdağ’da evinde çekilen fotoğrafı

Afyon-Emirdağ’daki evinde çekilen bir fotoğrafı

Emirdağ’da iken talebeleri ile birlikte bir kır gezisinde

Emirdağ’da iken talebeleri ile birlikte bir kır gezisinde

1952’de İstanbul’da Gençlik Rehberi mahkemesinde müdafaasını okurken çekilen fotoğrafı

1952’de Gençlik Rehberi mahkemesi sebebiyle İstanbul’a geldiğinde bir süre kaldığı Akşehir Palas Oteli

1952 yılında kaldığı Fatih’teki Reşadiye Oteli

Fatih Camii’nden, kaldığı Reşadiye Oteline giderken

Fatih Camii avlusunda bir çocukla sohbet ederken

Gençlik Rehberi mahkemesi çıkışında talebeleri Muhsin Alev, Mehmet Babacan ve Hayrullah Lim ile birlikte

1953’de İstanbul’un Fethinin 500. Yıldönümü törenlerine katıldıktan sonra Fatih Sultan Mehmet’in türbesinde dua ederken


1950’lerden sonra Isparta’da kaldığı ev

1953 yılından sonra Barla’ya geldiğinde kaldığı ev


1953 yılından sonra Barla’ya geldiğinde kaldığı evin önden görünüşü

Isparta Tugay Camii’nin temel atma töreninde ilk harcı koyarken (Talebesi Zübeyr Gündüzalp ile birlikte)


Isparta Tugay Camii’nin temel atma töreninde protokolde yer alan zevatla birlikte

Isparta Tugay Camii’nin temel atma töreninde ilk harcı koyarken bir başka görünüş

1956 yılında Afyon’un Bolvadin kazasından geçerken arabasının içinden çekilen bir fotoğrafı

1959 yılında Ankara’da Beyrut Palas Otel’inden Konya’ya gitmek üzere ayrılırken çekilen fotoğrafı

1959 yılında İstanbul’a geldiğinde kaldığı Divan Yolu’ndaki Piyer Loti Oteli

Akşam Gazetesi muhabiri tarafından çekilen fotoğrafı


Mübarek naaşının defnedildiği Urfa’daki Halilürrahman Dergahı

Halilürrahman Dergah’ındaki mezarının yıkılmadan önceki hali

Published in: on May 19, 2007 at 9:13 am  Leave a Comment  

Dua…


İsm-i Azamın hakkında, Kuranı Mucizül Beyanın hürmetine ve Resuli Ekrem Aleyhissalatü Vesselamın şerefine, bu İşaratül İcazı bastıranları ve mübarek yardımcılarını ve Risalei Nur Talebelerini Cennetül Firdevste saadeti ebediyeye mazhar eyle. Amin. Ve hizmeti imaniye ve Kuraniyede daima muvaffak eyle. Aimin. Ve defteri hasenatlarına bu İşaratül İcazın icazın her bir harfine mukabil bin hasene yazdır. Amin. Ve Nurların neşrinde sebat ve devam ve ihlas ihsan eyle. Amin. Amin. Amin.

Ya Erhamerrahimin. Umum Risalei Nur Şakirtlerini iki cihanda mesud eyle, Amin.

İnsi ve cinni şeytanların şerlerinden muhafaza eyle. Amin.

Ve bu aciz ve biçare Said’in kusuratını affeyle. Amin. Amin. Amin.

Umum Nur Şakirtleri namına
SAİD NURSİ

İşaratül-İcaz | Dua | 277

Published in: on May 3, 2007 at 3:59 pm  Leave a Comment  

İfade-i meram …

NOKTA
1337’de (1918) telif edilmiş bir risalenin bir kısmıdır
İfade-i meram
Bir bahçeye girsem iyisini intihab ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem “Huz ma safa” derim. Muhataplarımı da öyle arzu ederim. Derler:
“Sözlerin iyi anlaşılmıyor?”
Bilirim ki, kah minare başında, kah kuyu dibinde konuşuyorum. Neyleyeyim, zuhurat öyle. şuaat ve şu kitapta mütekellim, aciz kalbimdir. Muhatap, asi nefsimdir. Müstemi, müteharri-i hakikat bir Japondur. Temaşa eden bunu düşünmeli. Gayetü’l-gayat olan marifetullahın bir bürhanı olan marifetü’n-Nebiyi şuaat’ta bir nebze beyan ettik. şu risalede maksud-u bizzat olan tevhidin layühad berahininden yalnız dört muazzam bürhanına işaret edeceğiz. Hem nazar-ı akliyi hads-i kalbiyle birleştirmek için, melaike ve haşrin bir kısım delailine ima ederek, imanın altı rüknünden dördünün birer lem’asını, fehm-i kasırımla göstermek isterim.

Said Nursi • • •

Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah Tealadan geldiğine İmân ettim. Ölümden sonra diriliş haktır. Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik ederim. Muhammed’in, Allah’ın resulü olduğuna da şahitlik ederim.

Published in: on May 3, 2007 at 3:55 pm  Leave a Comment